|
Ve Saddam idam edildi.
Televizyonlar heyecanla olayı aktarıyor, az sonra infaz edilecek bir adamın boynuna salınan ipleri izletiyordu bize.
Ben ise en çok onun gözlerine bakıyordum.
Birazdan öleceğini bilen bir insanın yüzüne...
Evet, Saddam bir zalimdi ama o an asılan kişi benim için Saddam değildi.
Beni bağışlayın, üzüldüm, içim öyle burkuldu ki...
Saniyeler sonra öleceğini bilen bir insanın son saniyelerinde metin görünmeye çalışma çabasını, altındaki sandalyeye tekmeyi savuracak celladına usulca bir şeyler deyişini, vakur, sessiz gözlerle, nazikçe, ev sahibinin oturması için misafirine gösterdiği koltuğa gider gibi, yıkılmış ama ayakta olduğunu göstermek ister gibi, büyükleri tarafından susturulmuş bir çocuk edasıyla belli etmek istemediği boynu bükük bir duruşla, Ahmet Kaya’nın şarkısındaki gibi ölümün bile üşüdüğü son saniyelerinde yüzünü kaplayan o korkunç donmuşluk hala üşütüyor beni.
İdam ediliş tarihi de dikkate değerdi.
2006’yı Saddam ile geride bırakıp 2007’den itibaren artık Saddamsız günler yaşayacağız anlamına mı geliyor bu?
Bu kafayla önümüzdeki yıllarda da yeni ve çağdaş yöntemlerle karşımıza Saddamgiller familyasından çıkacak olanlar çok.
Onu asanlar çok mu meleke sanki?
‘Halepçe’ye atılan kimyasalı kim verdi?’ diye sorarlar size.
Aptalca bir İran-Irak savaşında 1 milyon kişi öldüğünde bu savaşa kim neden destek veriyordu acaba?
Ayrıca şöyle de soralım isterseniz:
Bu kadar ölüm... Neden?
Saddam’a sormak isterdim gerçekten: ‘Bu kadar ölüm... Ne için? Değer miydi?’
Beş kuruş etmez bir iktidar için bu kadar can, bu kadar kan...
Bu dünyada birinin diğeri üstünde iktidarı en başta insanların zihinlerinde yok edilmedikçe yeni Saddamlar hayli hayli çıkacaktır.
İstediğiniz kadar asın, istediğiniz kadar halklara soykırım yapın, bitmez!..
Saddam adında Tikritli küçük bir çocuğun büyüdüğünde zalim, barbar, soykırımcı biri olacağını kim iddia edebilirdi?
Saddam nasıl Saddam oldu?
Yüreği tertemiz bir çocuk nasıl büyüyünce acımasız bir diktatör olur, bir Saddam, bir Hitler, bir Esat Oktay veyahut Tansu Çiller?
Diğerinden daha çok şeye sahip olmak, diğerine hükmedebilmek, saygıyı ancak bütün güç sende olduğu zaman görebileceğine inanmak gibi aileden başlayıp okula, topluma, devlete hakim olan anlayışlar değil midir zulme, faşizme, egemenliğe kapı aralayan?
“Yine hep bıdı bıdı...
Yine hep o kuruntu...
Yine hep dalevera...
Yine hep Ortadoğu...”
Ölümden çok ne var ki Ortadoğu’da...
Saddam sadece isim yapmış birinin ölümü...
Peki ya daha doğmadan ip geçirilmiş bu yaşamlar kimin?
Ne çok ölüyoruz, ne çok ölümü kutsuyoruz, sevdiğimizi bile ölümüne seviyoruz.
Varsa ölüm yoksa ölüm...
Yaşam emanet bir bayrağı devretmeyi beklediğimiz kısacık bir süre oluvermiş kalmış.
Ortadoğu iktidar, Ortadoğu vatan, Ortadoğu kan-din-kadın-ölüm...ölüm...ölüm...
Tanrı aşkına bu yaşam ne nazlı bir sevgiliymiş de gelmemekte ısrar ediyor bize.
Herkesin idam aldığı yasalarla yönetilen bu dünyada ölümü öldürmeye gelen kimse yok mu?
Yaşam...
“Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşcesine...” (Nazım Hikmet)
Nazım ustaya katılmak, bu sözleri yaşamak neden bu kadar zor?
Yok mu eşit, hür, ‘hep bana! hep bana!’ değil de ‘hepimize!’ diye düşünen zihniyetle yoğrulmuş bir yaşamı savunan?
Ey Öcalan! Ya Öcalan! Sen bunun için güneşsin.
NOT: Sensiz bir Amed’in karşıladığı her yıl ömrümüzden çalınmışçasına acı verir bana. Ben bayramı neyleyim? Kutlamıyorum işte, kutlamak dileğiyle diyorum. |