Gezdim ve aklımın yettiği, yüreğimin erdiği, bilgisayarımın tuşlarının taşıyabildiği kadar yazmaya çalıştım. Yaşamın; en bilinmedik haliyle, en bilinesi haliyle yaşandığı toprakların, doğduğu topraklar olduğunu görerek ve şaşarak anladım. En çok Zagros’tan yazıyorum diye yazdım.
Zagrosları, zamanın yaşamı doğurduğu toprak diye bildirdim uzaklardan. Oysa ölümle adı o kadar çok anıldı ki, takvim zamanı ile ölçülen zamanlarda… Takvim zamanlarında yaşayanlar hep buna inandılar. Zagroslar; takvim zamanları ötesinin, zaman dışı yaşamları yarattığı o acayip insanların yaşadığı diyarlardı oysa.
Bir sohbette, bir kadim zaman gerillası, Zagros’un bu kadar ölümle anılmasını ölümün dayatması olarak yorumlamış ve ironi ile, “fetihçi İskenderin çocukları, atalarının ölümlerini gördüler burada. Aşamadıkları yaşamımıza kendi ölümlerinin adını koyup, kendi ölümlerini dayattılar bize. Zagroslarda ölüm ayaklarımızın altına serili bir gül gibidir bizim için. Ne uzak, ne acılı, ne garipsenen, ne sevdalanılan, ne de kaçılan bir şeydir. Sadece yaşamın diğer yüzüdür. Bunun ötesinde bu topraklara yakıştırılan bütün ölümler birer küfürdür. Yenilmiş fatihlerin torunları hep küfür diye ad koydular Zagroslara ölümlerin adını. Biz ise yaşamı kaynağında yaşayanlar olarak yaşamın diğer adı olan ölümü, her gün yeniden ondan doğarak kutsamayı öğrendik.
Bundandır dağlarda ölüm, dağlıların dışında kimsenin bilmediği renkleriyle yaşanır. Çoğu zaman hiç beklenmedik yerlerde ve zamanlarda çıkıverir karşına; bazen beklenmedik bir dost tebessümü gibi asılıverir karşına, bazen oyundaki bir çocuğun kahkahası gibi yalayıp geçer kulaklarını. Ve bazen de sana güç getiremeyen bir düşmanın bir kuytudan bakan gözleri gibi çaresiz boyun büküp kaybolur karanlıklarda. Yani ölüm gökteki yıldız kadar uzak, bastığımız toprak kadar yakındır bize. Tıpkı yaşam gibi; sade ve basit, karmaşık ve anlaşılmazdır. Hep ‘yaşayan bilir’ derler ya, biz de ölüm için ‘ölen bilir’ diyoruz. Bunu için biliyoruz” diyor.
Ölümü yaşamış biri olarak onu anlayıp tebessüm edince, “Doğru ya sende ölmüştün, bilirsin sen de ölüm denen zavallıyı. Hayret en çokta ölümü yaşayanlar ve aşanlar dağlı olmaya eğilimli oluyorlar” diyerek, elini yanık tenimin üstüne koyarak gözlerime bakıyor. Birbirimizi anlıyoruz. En güzeli de bizi anlamayanları anlıyoruz …
'ADI MAYIN OLAN ÖLÜM'
Dağlarda nasıl yaşamın bütün renklerini gördüysem, ölümünde bütün biçimlerini de gördüm. Bir gerillanın deyimiyle, “Sadece 20.yy’ın değil, bütün zamanların, bütün ölümlerini ölen bir kavmin çocuklarıdır dağlılar.”
Ve hiçbir ölümün öldüremediği bir kavim... Dağlar, düşmanlarının en çok ölüm ektiği, çocuklarının ise en çok yaşam doğurduğu topraklar. ‘Ölüm ekmek’ hep mecazi bir kavram olarak kullanılır, oysa dağlarda bütün fetih kavimlerinin torunları, mecazi anlamda değil, gerçek anlamda ölüm ekmişler toprağa: Adı mayın olan bir ölüm…
Bir çoğumuzun filmlerden televizyon haberlerinden gazete sütunlarından tanıdığı mayın, dağlarda ayaklarımızın altındaki toprak kadar sıkça rastlayabileceğimiz bir gerçek. Son iki yüz yılın büyük çoğunluğunu savaşlara sahne olarak yaşayan bir toprak parçası: Xakurkê.
Xakurkê’yi geziyoruz. Yanımızda bir mayın temizleme ekibi ve uzun bir aradan sonra tekrar dağlarda olmanın çocuk şaşkınlığındaki gerilla Derviş ile. Derviş uzun yıllar savaşın en zorlu yerlerinde kaldıktan sonra kendisinin deyimiyle “Yedi ceddi, yedi telakla yemin etse inanmayacağı bir biçimde, Gürcüler tarafından Türklere teslim edilmiş, yine aynı inanılmazlıkla Türk zindanlarında yıllarca kaldıktan sonra Suriye devletine teslim edilmiş, oradan da paçayı sıyırarak dağlara ulaşabilmeyi başarmış” şaşkın ve mutlu bir gerilla.
Savaşın en çok yaşandığı bu toprakların bugünlerdeki en eski sakinlerinden biri. Araziyi en çok o bildiği için mayın çıkarma çalışmalarını izlemek istediğim mayın ekibiyle birlikte Xakurkê’yi geziyoruz.
Mayınların en çok ekildiği yer olan Şêxzade boğazına gideceğiz. Lelikan’ı gören bir tepede mola veriyoruz. Mola yerimiz nasıl olduğunu kimsenin bilmediği bir gelenekle, kimsenin kim olduğunu bilmediği bir mezarın başında, nasıl ekildiği bilinmeyen bir ağaca kimin ilk bezi bağladığı bilinmeyen bir dilek noktası.
KADININ İNTİKAMI: WANMARA
Dilek ağacının altında mola veriyoruz. Derviş araziyi anlatıyor. Savaştığı yerleri, mayınlı alanları… sonra mayınlı arazideki köylüleri anlatıyor. Rêwaz toplamaya, koyunlarını otlatmaya geliyorlar mayın tarlalarına, tek geçim kaynaklarıymış. Zom kurdukları yerde birçok mayın görmüşler. Temizlenmesi için gerillalardan yardım istemişler. Bizde onun için gidiyoruz.
BM buranın yerel yönetimlerine mayın temizleme için fon ayırmış ama köylüler hiç kimsenin bu yönlü bir girişimini görmediklerin söylüyorlar. Bu işi gerillalar gönüllü ve kendi tabirleriyle “fonsuz” yapıyorlar.
İniyoruz, kısa bir sohbetten sonra mayın temizleme ekibi çalışmalarına başlıyor. Çok ilginç bir mayın görüyorum, “bu nedir” diye soruyorum, “Wanmara” diyorlar. Sonra Wanmaranın hikayesini anlatıyorlar. Bir kadın icadıymış. Gülerek, “kadının intikamının acımasızlığına iyi bir örnek” diyor bir gerilla.
Bir İtalyan kadının adıdır Wanmara. Kocası tarafindan aldatılan İtalyan Wanmara, yaylı özelliğe sahip bu mayını yapar ve kocası eve gelmek üzereyken yoluna döşer. Kocasında patlar. İki bacağını yitirir. İtalyanlar, yaylı özellige sahip Wanmara'yı daha da geliştirerek basılması durumunda kemere kadar yükseltirler. Basan kişiyi gövdeden ikiye parçalayacak güce getirirler. 1400 parçaya sahip Wanmara'dan Kürdistan'ın güney coğrafyasında milyonlarcası ekili duruyor. Her yıl rewaz, mantar toplayarak geçinen sayısız Kürt çocuğunda, yaşlısında patlar...
Gerillaya dost koçerler. Gerillanın kendilerine yardıma gelmesine çok seviniyorlar. Çoğunluğu Wanmara türünden olan mayınlar temizlenirken, ben oturmuş izliyor ve resimlerini çekiyordum. Bazıları fünyeleri çıkartılarak etkisiz hale getirilirken, pastan ötürü fünyeleri etkisiz kılınmayan Wanmaralar üçer üçer köylülerden uzak, kazılan çukura bırakılarak imha ediliyor. Üç gündür süren çalışmalarda yüzlerce mayın araziden çıkarılarak etkisiz hale getirilmiş.
DÖRT BİR YANIMIZ MAYIN
Dört bir yanımız mayın. Adımlar dikkatli atılmasa mayına basmamak işten bile değil. Arkadaşların tüm müdahalelerine rağmen yanlarından uzaklaşmamakta ısrar ediyorum. Yanlarında olduğum müddetçe konsantre olamadıklarını, 50 metre ötede mayınlardan temizlenmiş araziye giderek oradan kendilerini izleyebileceğimi söyleyince, ikna olup uzaklaşıyorum.
Temizlenmiş arazide mayın aramaya koyuluyorum. Sonbaharla birlikte ağaç yaprakları ve kuruyan rewaz yaprakları çukurları doldurmuş. Etrafımı ve önümü dikkatlice izleyerek yürüdüğüm esnada tam önümde, kuruyan yapraklar arasından bir Wanmara`nın gökyüzüne doğru sivrilmiş yaylarını görünce yavaşlıyorum.
''WANMARA'YA BASTIM...'
Yavaş adımlarla mayına doğru ilerlerken, bir anda sağ ayağıma doğru bakıyorum. Kuruyan yapraklar arasında duran bir diğer Wanmara'ya bastığımı fark edince ayagımı sabit tutarak kımıldamıyorum. Dudaklarım arasından ilk dökülen sözcükler “Kahretsin, bu kadar erken ve bu biçimde olmamalıydı...” oluyor.
Bir insanın o an, saniyeler içinde neler düşünebileceğini tahmin etmek çok güç. Ölümle ilk defa burun buruna gelmiyorum. Ama bu biçimiyle ve bu kadar erken olmasını doğrusu kabul etmiyor, içime sindiremiyorum. Daha yapılacak o kadar çok iş varken, bu kadar erken ve bu biçimiyle...
Bu biçimiyle bir ölümün ağır olacağını düşünüyorum. Ama en çokta arkadaşların zor durumda kalacağını düşünerek üzülüyorum.Onları bu kadar zorlamaya ve üzmeye hakkım olmadığını söylenip, neden daha dikkatli olmadığım için kendimi suçluyorum. Arkadaşlarla aramdaki hafif tümsekten ötürü birbirimizi göremiyoruz. Bir Evdal Kovi`ye, bir Lelikan tepesine, bir Dilek Ağacına bakıyorum...
'TÜM HAYATİM FİLM ŞERİDİ GİBİ...'
Bir Temmuz günü, hiç bir gücün yıkamadığı o ağaca astığım dileğimi hatırlıyorum. “Tüm hayatım bir film şeridi gibi geçip gitti gözlerimin önünden“ o meşhur sözünü hatırlayıp gülümsüyorum. Herşey bir oyun gibi gelmisti ilk etapta. Olayın ciddiyetini mayına basınca, tenimde hissedince farkediyorum.
Zap'ta iki genç gerilla tanımıştım. Yaşam doluydular. Kuzeye hazırlanmıs, gitmek üzereyken mayına basmışlardı. Ömürlerinin baharını yaşayan bu genç insanlar birer bacağını, mayına kaptırmışlardı bir ay süreyle. Aynı birlikteydiler. Birlikte kuzey eyaletlerine gitmenin hayalini kurmuşlardı, ne çok gitmek istedikleri yerin... Artık gidemeyeceklerdi. Hayalleri dilek ağacında asılı kalacaktı.
Durduğum yerden tam karşımda duran Lelikan'a bakıyorum... 92`nin 8 Ekim günü kurşunlarla toprağa ekilen kandaşım Renas'ı düşündüm. 13 yıl sonra yine bir Ekim günü Lelikan'ın devamı olan Şéxzade'nin bir tepesinde, Dilek Ağacının hemen yakınlarında, iki yıl önce gerilla Kajin'in gövdesini ikiye bölen Wanmara'ya basmış halde tam karşımda duran Lelikan'da yatan Renas'a bakıyorum. Bu kadarı tesadüf olmamalı diye düşünüyorum. Ve bu biçimiyle daha bir kabul edilemez geliyor bana...
Bu düşüncelerden sıyrılıp soğukkanlılığımı korumaya çalışarak, önce sağ ayağımı iyice kontrol ediyorum. Sağ ayağımı toprağa bırakırken, ağırlığımı topuğun üzerine veriyorum. Wanmaranın 3 şişi mekap ayakabımın yan tarafina doğru uzanmış halde duruyor. İki şiş ise mekabın altında kurumuş yapraklar arasında görünmüyor. Eğilip yaprakları temizliyorum. Altta kalan şişler hala görünmüyor. Toprağı temizledikten sonra daha da eğılince görünmeyen iki şişi görüyorum. Şişler alttan mekaba doğru uzanmış duruyor. Ağırlık topuk kısmında olduğu için Wanmaranın etrafını iyice temizledikten sonra hemen sağımdaki ağaçtan bir yaprak kopartıp alttaki iki şiş ile ayakkabı arasından geçirmeye çalışıyorum. Yaprak rahat bir şekilde geçince içim rahatlıyor.
Ağırlık ayak parmaklarımda ve tabanda olmadığı için Wanmara ile ayakkabım arasında 1 cm'den az bir mesafe var. Böylece paçayı ucuz sıyırıyorum.
Son defa Dilek Ağacına bakıyorum. Bir Temmuz günü tuttugum dileğim aklıma geliyor. Dileğim gerçekleşmişti. Ve yazılıp ağaca asılmış bir şiir mırıldanıyorum...
'MAYININ ÖNÜNDE OTURUP SİGARA YAKIYORUM'
Ayağımı hızla kaldırıyorum. Derin bir nefes aldıktan sonra mayının önünde oturup bir sigara yakıyorum. Paslanmış Wanmara öylece durmuş bana bakıyor. Arkadaşları çağırıyorum. İki mayını gösteriyorum. Bastığım mayın paslanmış olduğu için fünyeleri etkisiz hale getirilemiyor.
Ötede arkadaşlar o kadar mayın toplamasına rağmen özellikle basmış olduğumu elime alıp resim çekmek istediğimi söyleyince arkadaşlar şaşırıyor. Hikayeyi bilmiyorlar. Henüz anlatmayacaktım. Özellikle o mayınla resim çekmek istediğimi söyleyince dikkatli davranmamı istediler... wanmarayı elime alıp bir kaç resim çekiyorum...
Akşam saatlerine doğru yola çıkarak noktaya geri dönüyoruz. Yolda hikayeyi anlatıyorum arkadaşlara....
Dedim ya, ölüm buralarda ayaklarımızın altına serilmiş; toprak kadar yakın, yıldız kadar uzak, bitim kadar yalan, doğum kadar doğal... Wanmara ölüm doğuran bir kadın, ya dağlar? Ölüm adı konulmuş yaşamın, ölüm ekenlerle alay ettiği toprak.
Ben size öldüğüm ölümü anlattım. İnsan dağlı olunca bir ölü olarak okuyucularına haberler yazan bir gazeteci olabiliyor bazen. Hep derdim ya bir tuhaf bu dağlarda her şey. Ölüm tarlarından yaşamını devam ettirmek için tek geçim kaynağı olan réwaz toplayan çocukların haberini yaparken ölen gazeteciler oturmuş size tuhaf hikayeler anlatmakta ölüme dair.
Ölüm mü? Boş verin. Buralarda hiçte görkemli ve korkunç değil. Ayaklarınızın altına serili, sizi öldürmekten aciz bir gerçek, belki de bir yalan…
ZAGROS (12.06.2006) |
|