|
BİR GÜNLÜKTEN ANEKTODLAR
2 Ağustos 2002 Ben, hep doğuda güneşin doğuşunu gördüm. Orada, Nemrut’tan yâda hayranı olduğum Tatvan’dan görmeyi arzulardım. Şimdi uzaktan Doğu’ya bakarak karşılıyorum sabahları. Serinlik, alnını çizerek kaderime hiç el sürmeden sabahlara abanıyor. Yeşilin, özlemime bulaştığı duyguların ağırlığında istemsiz istemsiz giyiniyorum. Uyanıkken de kendimi başka yerde, unutulmadığım yerde bırakıyorum, hayal yaşayışın ölü giysisidir diyorum. Hayalimle dolaşıyorum. Sıkıntının tenimden, tinimden inleyişim sesini duyumsayarak mutlu olmaması için dişimi tırnağıma takmalıyım. Ama… AMA’ların hayatımın her kıyısını işgal ettiğinin itirafıyla çok yıprandım. Yılgınlığın bitkiselliğinden sıyrılması için çare arşivinde toza bulana bulana dolaşmalıyım.
Onarılarak vicdanını cömertçe göstermesi gereken çarelerim olmalı…
Herkes kendi çaresinin sebebidir.
Çünkü çare umudun çocuğu
Ve sonra tomurcuğudur…
5 Ağustos 2002 Koynumda taşıdığım fotoğraflara bakıyorum. Anıların kartını en öne alıyorum. Tek tek fotoğraflarla konuşuyorum. Akıllı kalabilmek için, delilikle saklambaç oynuyorum. Oyun baş baş gidiyor. Denge bozulduğu an çıldırırım. Ondandır damarlarımda deliliğin nikotini azalmıyor. Ağaçlar oynaşıyor, asudeliğinde akşamın. Gökte yağmurlu havadan kalma müdavim konuk, kesilmiş bulutların aralarında şirince parlayan yıldızlara bakakalırken, yıldızlarda üşüşüyorsun üstüme. Beni sana iten ilahi gücün nerede saklı olduğunu, ben de bilmek isterdim. Kıyıdaki eğrelti, yabancı şiveli fiskosların arasında mı, henüz isimlerini dahi bilmediğim ağaçların koyu gölgelerinde mi? Yada zamana hantallık aşılayan majüskül harflerle yazılı künyemde mi? Hayır, hiçbir yerde değil. Senin yüreğinde. Yüreğinde eksilmeyen kudretin kaynağına sen, kendi ellerinle serpiştirdin. İşte sen o ilahi gücün bahçıvanısın. İlahi güçler bahçesinde nergisin, karanfilin farklı renk ve kokulu çiçeklerin hiç kurumamacasına boy verip büyümesi de senin ellerinde. Merhametini yıldızlara ver. Yıldızların parıltısını içerek ıslatıyorum dudaklarımı. Anla işte, ilahi gücün, merhametinin ufuğunda barınıyor. Biliyorum, merhametin sadakatidir insanlığın. İkisine de susamışım. Yıldızlara, taşa dönüştürdüğün ellerinle sunarken insanlığını, cimri davranma… Onlar, ışığın gülü, gülleri beni tanır. Sana ait olanı, senleşen bana verir. Hayat belirtisi kadar, dileklerimin gömütüydü yıldızlar. Yeryüzündeki herhangi bir canlı gibi büyüyüşüme tanık olmuşluğundan, beni tanırlar diyorum. Tanınanın ihaneti, bağıra saplanan ok. ‘’İhanetimi uçurumlarda ufalttım.’’Ona dönecek yüzüm yok. Güvenden yalçın duruşu öğrendim.
6 Ağustos 2002 Yalansız… Saklamama gerek yok. Oraları özledim. Parke taşları, akşama doğru sulandıktan sonra, tadına doyulmayan yürüyüşler sürer mi hala ve aşıklar, göz ucuyla büyütürler mi sevdaları? Tedirgin ve ürkekliğin ırmağıyla büyütülen sevdalar gibisi de var mı? Adını andıkça ovaya dönüşürüm, ama ıssız ama kimsesiz. Ve yetim bekleyişin duldasında zulalarım kendimi. Gözleri ışıl ışıl, canlı, meraklı, saf yapılarıyla umut vaat eden gençleri takılır kafana. Hayıflandığım nokta, oradayken onlardan uzak duruşumdu. Sonradan anlayanlar olduğumuzdan, yiğitliğin aynasından görüyoruz her şeyi. Be hey yiğitlik sisli ve dumanlı parmaklarınla hırpalama beni. Anladığımı anladım. Şimdi çekil önümden, göremiyorum önümü. Ve ey gurbet yak ormanlarını, bilinmezliğin tuzağından kurtar beni, soluğumda muhabbet kuşu büyüyor. Birazcık da olsa bana bak, yağmurun yüreğinden çöller ayıklıyorum. Orada olmak neden çok görülüyor ki? Bedduaların mucitliğine neden sürükleniyorum? Sözcüklerimi akışkan suların altında kamaşan çakıl taşları arasından topladım. Önce ‘’firarilerin uzmanı’’ sonra hüznün adamı olmak istemiyorum. Bak söyleyenleri sayısı artıyor; Gülmek bana yakışıyormuş… Reva görüleni, güzel olanı buket buket kaldırımlarda dağıtmak ve sonra sarmaş dolaş orada zamanın kulağına ‘’yavaş yürü ‘’demek dünyanın faniliğine neşter vurmaz. Ben de muhabbet kuşuyum; gürültüm, kafesim orada. Suskunluk kafeste öldürecekse orası olsun. Orası Ülkem Şirinliği kapından taşan kent. Her edasıyla apayrı yuvam. Farkında olsam da olmasam da, dayanmayı arzuladığım sıcacık sığınağımsın. Adın bende tarifsiz bir heyecan, gözlerimde buğu, dudaklarımda ses, daima nakaratına uğradım… Sana sevgim, seni yaşadığım kadardır. Yaşadığımdan çoksun. Büyüklüğünün tarihine sığmıyorum Ülkem. Bir sığabilseydim, gereği kadar severdim…
8 Ağustos 2002 Şimdi kim, nerede? Hantal bir kavşakta sabrın işçisiyim. Toprakça dualar okuyup devasa talihsizliklere de inatlaşıyorum. Herkes gibiyim,’bende daha şansızı yoktur.’ Ama sokaklar ben olsam da olmasam da kimsesiz değil işte… Şimdi bilye oynayan çocukların çığlıklarında, benim de düşlerime saf oyunların tozu bulaşır. Ama benim de hayatım, şikâyet kumbarasına dönüştü. İyimserliğim, hayal kırıklığına uğruyor. Buydu oysa benim sermayem. Kendimden sıyrılıp ikindide seyrediyorum kendimi… Sonra akşam! Hiç kimse akşama laf söylemsin. Durağanlığımın soluk alış-veriş dinliyorum, ikazlarını vakurca şakağıma dayatıyorum. Ah dostlar; bir tiyatro metni yerine, bir şarkının sözlerini oynuyoruz. Yollar sarardı da gözlerim uykulu bekleyişlere yenik düşmedi. Umudumu bile teselli ediyorum.’bahar geldi geçti’,siz gelmediniz. Küstüm. Size küstüm, acılarıma cesaret verdiniz diye. Kaç zamandır açılmıyor kapım. Güllerim vazoda ezilirken, isminizi ezberledi benden. Ve ben mektupları unuttum eski çağın rafından… Ne oldu bakın; sulara toprak ekiliyor. Ve sular saçlarını taramaya başladı ateşin. Her şafağın kulağına isminizi fısıldıyorum dostlarım. Bahar gelmeden gelin. Bahar gitsin, siz kalın. Oturun, zamanın hesabına çaylar demleyelim. Aramıza katılsın şiirler. Ayık ayık, İstanbul’a kafa tutmaktan vazgeçen üstadımız Mustafa Suphi de katılsa, eksiğimiz kalmazdı.’’Sonbahar düşü’’nü anlatırdı bize. Sonra… Sakalıyla oynarken, unutulmuşluğun tarihine yergiler sıralardı. Yeterdik kendimize… Ötesiz kâfiydi. Ayna kırılırken iftiraya uğrayan Mem, betonarme şehrin varoşlarında hala yorulmak nedir bilmeyen bacaklarına yükleniyor mudur? Çökmeye başlayan avurtlarına kırgın gülümsemeleri ağırlıyor mu hala? Gurbetin ormanlarında o bir uçta ben bir uçta ben başka mevsimlere kaldım. Sen ne alemdesin? Hoca, karanlıkta başını kaldırsa, Üsküdar da bir mendil bulacak; içinde haritası ideallerin, bak, aceleciliğinden mahrumum. Oturduğun her yerde, körelmekle baş başa kalan latifelerime de bir sandalye ayır. Rezervasyonumu yapın, bir şiirin en orta yerine. Burada yelkenime rüzgâr çarpmıyor.
10 Ağustos 2002 İyi akşamlar kentim. Sıradan bir sesleniş değil ki benimkisi. Hasretin uçurumundan güller döküyorum. Sana ulaşmanın ırmağında, rengi açık kâğıtlarla yaptığım gemiler. Kimseler duymasın diye hafiften bir türkü mırıldanıyorum. Kendimi dinlerken, ağıt mı yakıyorum yoksa gerçekten türkü mü söylüyorum bilemiyorum… İyi akşamlar kentim. Dolarların, çıkarcılığın ruhları paralamasından ötürü ben misali boynu bükük dolaşan kaç kişi? Her gün subaşında, bir meleğin saç telleri yeşerir. Özentili hevesler boğazlarda düğümlenir, dikene dönüşür. Değişti denilen her şey aslında aldanmanın tükürüğüyle ıslanmıştır. Bunu bilen kaç kişi? Bilmen ve kulağına küpe yapman gereken budur unutma! Güzel ve soylu her şeyin, yaşlanmayan gençliğimde kaldı. Gençliğim diri, koruyucu, kutsayıcı. İyi geceler kentim. Yakarışımı duy, ömrümün özü sende…
11 Ağustos 2002 Gölgelerin suratı ışıldıyor. Kâbuslar uykularımda çakır keyif. Ekmek üzerine yemin olsun ki her uykumda ki ibadetidir bu kâbusların. Ve ben artık usandım, mutluluk söylencesini dinlemekte. Dinlenen çoğu şey, geçer akçe olmaktan çıktı. Yeni anlatımlar keşif edilmedi. Omzumuzda taşıdığımız denizler bulandı. Kimse kandırmasın kendini; denizler, cinsiyet değiştirerek çölleşti…
13 Ağustos 2002 Yalnızlık, terk etmeyi öğrenmeyecek kadar toydur. Toy kalır. Onun mevsimi yoktur. Ruhlarda, yüreklerde yaşar. Hoyrat olduğu kadar da alçak gönüllüdür. Hiç zorlanmadan kendisine yer bulur. Eşkâli, uğradığı kişiye benzer. Kişiyle yaşayan ikizidir. Kimileri anlamaz yalnızlığın dilinden; çünkü onlar, minimum hislerle yaklaşmıştır ve sadece arabesklerden öğrenmiştir yalnızlığı. Sesinin zulasında, tenhalığın ödü kopuyor benden. Yalnızlığım, dostane tebessümüyle, omzuma ellerini bırakıyor. Hafiften başımı kaldırıp hoş geldin diyorum. Hoş geldin ey yalnızlık! Sen gelince kâinat, kirpiklerimden bir damla yaş gibi dökülür. Gürültünün pası el ayak çekilir kapına. Kadifemsi bir huzur sarar benliğimi. Sol cebimden de karanfilin izini koklayınca, bütün dünyanın tanımı ben oluyorum
|