|
Yıldızlar en güzel armağanıydı dağların…
Bir şubat akşamının ürpertici soğuğunda, daha tam donmamış olan ve bunun için de ayaklarının altında kırılan karlara basarak, bir randevuya yürüyordum.
Ateşle tanışık kara tenim, karın beyazı ve soğuğundan çekingen duruyordu. Sığınacak kızıllık arayan gözlerim, gayri ihtiyari yıldızlara takılıyordu. Şubatın soğuğuna inat, cehennem ateşindeydi yüreğim. Bir heyecan dalgası ilk defa bu kadar farklı sarıyordu beni.
PKK inşa okulundayım.
Dağ zamanlarında kısa sayılmayacak bir süredir buralarda olmama rağmen, yine de hayallerimin insanlarıyla her buluşmamda yeni şeyler öğreneceğimi bilerek, bir randevuya gidiyorum.
Israrlı bir randevu.
Ne konuşulacağı belli bir randevu.
Kaç seferdir “atlatmama” rağmen, bu sefer kaçamayacağım bir randevu.
Bu akşam vakti erkekler mangasından bayanların bulunduğu tarafa tek başıma yürürken, hangi soruların sorulacağını tahmin etmeye çalışıp, kafanda cevaplar hazırlamaya çalışıyorum.
Bir gazeteci olarak geldiğim dağlarda soru sormaya alışık aklım şaşkınlık içinde. Sorulacakları bir gazeteci soğukkanlılığıyla anlatamayacağımı hisseden yüreğim, cehennemlere gidip gelmelerde.
Yakın bir zamandır tanışmama rağmen, nasıl olduğunu bilemediğim bir sıcaklıkla dost olduğumuz PKK İnşa Komitesinin iki bayan üyesi olan Nuda ve Viyan arkadaşlar benim mangalarına davet etmişler.
Özellikle gözlerinde ve yüreğinde hep yıldız taşıdığını sonradan çok daha iyi anlayacağım Viyan’ın birkaç gündür ısrarla ateş halayıyla ilgili soruları ürkütüyor beni. Kaç seferdir ısrarla gözlerinin içine bakarak, “nasıl yaptın, ne hissettin, şimdi ne hissediyorsun?” diyeceğini çok iyi bildiğinden erteleyip duruyorum randevuyu. Ancak dağlılardan sır saklanamayacağını hele hele gözleri yıldız olanların bütün zamanların bütün yıldız yağmurlarına şahit olduklarını biliyor yüreğim.
En deşifre sırrım.
Gazetelere manşet, tv’lere haber, mektuplara konu olan sırrım.
Herkesin bildiği ama benim kendimden bile sakladığım sırrım.
Yüreğimin hiç kopamadığı ama dilimin bir türlü söyleyemediği sırrım.
Dil ucuyla söylenmiş, ama bir sırdaşla paylaşılmamış sırrım.
Şimdi, o gözleri yıldız, yüreği yıldız, aklı yıldız yağmuru sırdaştan nasıl saklayamayacağımı bilemediğim sırrım.
Ve en ürkütücü olanı da, sırdaşımla nasıl sırdaş olduğumun en çok da benim için hala sır olduğunu hisseden yürek ürkekliği ve tereddütlü adımlarla yürüyorum, sırrımı benden daha iyi bilen sırdaşımın yanına.
Şubat gecesinde kapıda karşılıyorlar beni, gerilla kadın misafirperverliğinin çok az kişiye nasip olan sıcaklığıyla…
Geçip oturuyorum manganın bir köşesine.
Önce hal hatır soruluyor, havadan sudan konuşuyoruz, sonra biraz da topraktan.
Dağ havasının bana yaradığını, suyunun yüreğimdeki ateşe derman olduğunu ve toprağı bir vatan olarak ilk defa bu kadar derinden hissettiğimden dem vuruyorum…
Ama hepimiz biliyoruz ki sohbetimizin konusu toprağı da, suyu da, havayı da kutsayan ateş olacak.
Ateşin ve güneşin çocuklarıyla, en ateş çocuklarıyla, -ne yazık ki!- havadan sudan konuşulamıyor.
Biliyorum.
Onlar en çok ateşi seviyorlar.
Bin yıldır “küllenmiş Kürt ateşinin kıvılcımları”yla nasıl ateşsiz bir sohbet yapacağımın masum “gerilla manevralarıyla” sözü havadan sudan yana çevirmeye çalıştıkça bocalıyorum.
Sonra gözleri yıldız olan, yüreğindeki yıldız yağmurunu dilinde söze çevirip üzerime yağdırıyor.
Viyan Soran’ın bu ateş merakına bir gazeteci olarak anlam veremezsem de, yüreğim cehenneme dönüşüyor onun merakı karşısında…
Sanki sırrımı sorar gibi değil de, benden daha iyi biliyormuş gibi soruyor sorularını. Öğretmeni karşısında vereceği yanlış cevaplarla mahçup olmak istemeyen bir çocuğun çırpınışında yüreğim.
Söze nereden başlayacağımı bilemiyorum. 93’ten beri böyle bir şey düşündüğümü söylüyorum. Sonra hep “uygun zaman”ı beklediğimi anlatıp duruyorum.
“Neydi uygun zaman?” diyor.
“Bilmiyorum” diyorum.
Yüreği yıldız, gözleri yıldız yağmuru gülümseyip,
“nasıl buldun uygun zamanı?” diyor.
“Bilmiyorum” diyorum önce.
Sonra, “ben o zamanı bulmadım, o zaman beni buldu” diyorum.
Bunu nasıl dediğimi ben de bilmiyorum…
Ateş, zamanı bulmaz; zaman ateşi bulur.
Zamanın her şeyiyle ateş olduğu bir zamanda, yüreğini ateşe verenlerin kendiliğinden o ateşten halaya durduklarını anlatmama gerek kalmadan anlıyor sırdaşım.
Ben ise, ateşle bu kadar tanışık bir çift yıldız yağmuru gözün karşısında çıplak hissediyorum kendimi…
Onunla konuşurken, salt ateşten giyitlerimle duruyorum; o bütün korkularımı, utançlarımı yaktığım meydandaki gibi…
2005’in şubatının sekizinde, Zagrosların zirvelerine yakın bir gerilla mangasında, bir kadın gerillanın gözlerinde, yeniden ateşten bir halaya duruyorum…
Sırdaşlık, zamanın ve mekanın sınırlarından sıyrılıp, anlam zamanlarına taşma gücü veriyor insana…
Bir şubat gecesi, bir gerilla sohbetinde, benden daha çok ona ait olan sırrımı benimle paylaşıp, bütün gerillalara not düşmeleri için uzattığım defterime sırlı sözler yazıyor, sırrını çok sonraları anlayacağım bir sırdaş:
“Hiçbir zaman unutamayacağım Jêhat Yoldaşa
Anılar unutulmamak için sürekli kapımızı çalan zillerdir. Yüce bir yaşam uğruna dağların yüreğinde doğa anamızın içinde mücadele ediyoruz. Beynimiz ve yüreğimizdeki özgürlük ateşi bizi sürekli büyütürken halkımızın yüreğinde ve beyninde de her tarafı sarıyor.
Hiçbir şey emek ve mücadelesiz elde edilemez. Bunun içinde yoldaşlık emek ve mücadelenin anısıdır. Yüreğimizdeki Önderlik ve Şehitlere bağlılık, ihanetin PKK de yaşamasına izin vermedi.
Birlikte yaşadığımız zamanlar ve sevgilerimizin anılarına hiçbir zamanın hükmü geçmeyecektir. Gözlerimizi özgürlüğe açan büyük bir emek ve mücadelenin ürünleriyiz. Bu emek ve mücadele bizim yoldaşlık duygularımızı büyütmektedir. Ancak bu şekilde halkımızın özgürlük yoluna, Önderliğe ve birbirimize layık olabiliriz. Sende bu gücün olduğunu görebiliyorum. Bu gücün yarattığı güç dağların yüreğinde yaşayan oğul ve kızlarının zafere yürüyen bir yoldaşlığı layık yer edinmiştir.
Bu temelde sana başarılar diliyorum.
Devrimci selamlar
Yoldaşın Viyan Soran
08.02.05”
Uzun, yorucu, heyecanlı ve bana çok şey katan, beni bir daha ben yapan bir sohbet yaptığımı derinden bir yerlerde bilerek hatır istiyorum en eski sırdaşlarımdan…
Bu notu defterime yazarken bir sırrı paylaştığımı bilerek ayrılıyorum o gözleri yıldız, yüreği yıldız sırdaşımdan.
O günden sonra o kadar paylaştım ki bu sırdaşla, hiç biri söze dökülmedi.
Zaten anlamı sözün esaretinden kurtarmak değil midir ki sırdaşlık!
Şimdi dönüp tekrar okuyorum bu satırları; İçinde sır olan, anlamı sözlerin ötesine taşan sözleri…
Sonra başka bir geceye gidiyorum.
Dağlardan hiç ayrılmadığım ayrılığımın ertesi günlerdi.
Yıldızlarımı yitirdiğim, suyumu yitirdiğim, toprağımı yitirdiğim, ama ateşini yüreğimde saklayıp çıktığım gurbet denen o ölçülmez mesafelerdeki bir şubat gecesini düşünüyorum.
Sırların yükünün sırdaşlar olduğunu biliyorum.
Ateşten bir sırrın, sır sahiplerini hep ateşte tutacağını biliyorum.
Ve ateş sırdaşlığında gerçek kavuşmaların ancak ateş halaylarında olduğunu biliyorum…
Bundan korkuyorum… korkumu yüreğimin ateşinde saklıyorum.
Ama uzaklarda, taa uzaklarda, yüreğimin en yakın yerinde bir ateş sırdaşının halaya katılacağını ve bunu en çok da benim anlamamı istediğini söküp atamıyorum yüreğimden...
Paris’te, yıldızlarımın neon ışıklarında kaybolduğu, suyumun kendi dışında her şeyin tadını taşıdığı, toprağın betonla, katranla karartıldığı mekanlarda, en çok da yüreğimin ateşine sığınıyorum…
O ateşte en çok O’nu görmekten korkuyorum!
Ama ölçülebilir zamanların her gününde, ölçülemez zamanların her damlasında, O’nu halayda görüyorum…
Bir sır olduğunu biliyorum.
Bunu en çok da kendimden saklıyorum.
Kendimden sakladığım sırrı, benden daha iyi bilen bir sırdaştan nasıl saklayacağımı ise hiç bilmiyorum…
Ayaklarım kara katran bir toprakta, gözlerim kör eden ışıklarda ve dilimde tadını bilmediğim suların tatsızlığıyla dolanıp duruyorum, Paris’in yitikler kalabalığı meydanlarında…
O şubat gecesinin soğuğunda yüreğimin ateşine bütün dünyanın yakıtları akmış gibi tutuşuyor yüreğim...
Bir şeyler olduğunu hissediyorum.
Hissetmenin ötesinde yüreğimle biliyorum.
Sırdaşım kaç gündür bana ulaşıp, o dağ selamını iletmek istiyordu.
Her şeye gücünün yettiğinin sanan zavallı teknik, bir türlü taşıyamamıştı selamını.
Ama yüreğim selamını almıştı sırdaşımın…
Yine de rahat değildi içim.
Bir yolunu bulup sesini duymak istedim.
O merakla tuşlarına bastığım teknikle ulaşmak için ısrar ettim.
Gelmiş kuzeyin yamaçlarında, Haftanin de beklediğini biliyordum…
Takvimlerle ölçülen zamanın 1 Şubatı 2 Şubata bağlayan 2006’nın soğuk gecesinde, sabrın sınırlarını yakarak geçivermişti hasretliğinin diyarına.
Aynı günün karanlık bir öğleden sonrasında haberini aldım.
Aşılmış sınırlara bir yolculuk yaptım.
Birkaç gün sonra halaya durduğu yerdeydim.
Sırrımız aramızda kalacaktı...
Toprağa karışmış küllerini avuçladım; Şerevdîn yaylalarına yapmayı düşündüğüm hayalimdeki yolculukta serpecektim çocukluğumun topraklarına…
Sırrımız ya, kimseye dilin taşıyacağı tek bir söz söylemeden nergisler topladım dağlardan.
Götürüp uyuduğu toprağına ektim.
Sırdaşımla son buluşmamda karşısına gerilla giyitlerimle çıktım.
Şimdi bir yıl sonra sırrımız daha sır…
Viyan yoldaşımı, ateş sırdaşımı yüreğimin halayında anarken, son sözünü en açık sır olarak tekrarlayacağım…
Sırlar yok olmaz, ancak gömülür toprağın derinliklerine…
Ve orada yangına dönüşür, bir kıvılcımsa sır.
Sırrımız ateşten bir hafıza… İçinde unutmayı yaktığımız.
“Unutmak ihanettir” diyordu.
Unutmayacağım…
|