|
İnsan davranışlarının tamamı olarak tamamlanır psikoloji. Sosyal bir varlık olması dolayısıyla her davranışında toplumsal bir kökeni olduğu düşünülür. Yani her ulusun, her halkın, her toplumun psikolojisi (tarihsel, kültürel birliği) ayrı ve kendine özgüdür denilir. Bunu belirleyen uzun tarihi süreç kadar çok kritik hassas dönemeçler ve bunların yarattığı etkilerdir de. Yani her bir ulusu, halkı, topluluğu neler duygulandırır, neler öfkelendirir, neler ağlatır, neler güldürür ya da neler korkutur sorularının cevabını gizler, psikoloji olgusu. Elbette sadece bunlarda değil. Ama bazı süreçler olaylar vardır ki, uluslar, topluluklar, bireyler üzerinde çok kalıcı psikolojik etkiler bırakır. O anın isminin anılması, topluluğun, ulusun her bireyinde benzer davranışlar, tepkimeler, duygulanımlar açığa çıkarır. Yüz yılda geçse ilk günkü acıyla ya da coşkuyla hatırlanır. Aradan ne kadar zaman geçerse geçsin, yarattığı canlılığından eksilme olmaz. Hatta çoğunlukla üzerinden geçen zaman daha iyi kavranmasını sağladığından psikolojik etkileri de giderek derinleşir.
15 Şubat’ın halkımız, hareketimiz açısından anlamının, yarattığı etkinin böyle olmadığını kim iddia edebilir ki… Gün geçtikçe aktörleri ve amacı daha da deşifre olan uluslar arası komplonun özgürlük hareketi ve Kürtler olarak bizde yarattığı etkileri, dünya sistemi karşısında bizde şekillendirdiği ruhsal durumu, bunun davranışlarımıza, bilincimize yansımalarını, sağlıklı bir gözlemle ele aldığımızda anlayacağız ki, sanıldığından çok daha derindir. Uluslararası komplocu güçler nezdinde Apocu Kürtlere biçilen misyon, terk etmeyi düşündükleri kader, 40 milyonluk bir halkın tüm değerlerin üstünde kabul ettiği Önderliklerine karşı geliştirilen imha konsepti öyle sanıyorum ki, yüzyıl da geçse bizim öfke kaynağımız ideolojik, siya sal bilincimiz olmaya devam edecektir. Dünya sisteminin hiçbir insanlık değerine sığmayan, halk olarak onurumuza, gururumuza, irademize, tecavüze denk gelen komplosunun bizdeki ulus bilincini bu yönlü hep diri tutacağı ortadır. Fakat tüm bunlara rağmen komplonun tek tek kadrolar olarak bizde yarattığı psikolojik etkiyi ve sonuçlarını değerlendirmek, en azından bir de bu yönden komploya giriş yapmak gerektiği açık. Anlatılması gerektiğine inandığım boyutlara ne kadar değinebilirim bilemiyorum fakat yaşadığımız bazı süreçlerin yansıttıkları üzerinden bir değerlendirmeyle konuyu ele almaya çalışacağım.
Üç yıl önceydi. Komployu tüm boyutlarıyla olmasa da önemli oranda çözdüğümüzü, etkilerini, yol açtığı kırılmaları tanımladığımızı ve bununla sonuç almaya dönük bir mücadele içinde olduğumuzu düşünüyorduk. Özgür Kadın Akademisi Ş. Gulan Devresinin yüze yakın öğrencisiydik. Devre sonu rapor taslağının ikinci bölümü “komployu nerede karşıladınız, 15 Şubat’ta neredeydiniz, sizdeki etkileri ne oldu” şeklindeydi. Raporlarını yazmalarına yardımcı olduğum yaklaşık on, on beşe yakın arkadaşta yine ardından gelişen devre sonu platformlarında hemen hemen bütün arkadaşlarda karşılaştığım gerçek, bazı şeyleri sanıldığının çok ötesinde ele almamız gerektiğini ortaya koymuştu. Raporlarını yazdığım ya da raporlarını yazdıklarında tanık olduğum arkadaşların hemen hepsi istinasız ‘komployu nerede karşıladınız’ sorusuna gelince tıkanıyor, o anı yeniden yaşamak istemiyor fakat soruya cevap bulma o ana dokunmayı gerektirdiği için boğulurcasına ağlama durumunu yaşıyordu. Devre sonu platformlarında da genel durumunu, süreçlerin kendisinde yarattığı etkileri değerlendirme sırasında da “komplo” sürecine gelince aynı durum kendini tekrar ediyor, o an bir türlü hatırlanmak istenmiyor, kimilerinde gözyaşı seli başlıyor ve mutlaka ara verilmek zorunda kalınıyordu. Şu açığa çıkıyordu; komployu ideolojik, siyasal, örgütsel olarak önemli oranda çözümlemiştik. Fakat psikolojik olarak hiç dokunmamış, dondurmuştuk. O zaman için kendime sorduğum soru “Bir şeyi dondurma ihtiyacı neden duyulur?” şeklindeydi. Çünkü kendimde de bunu çok yakıcı fark etmiştim.
Dondurmak…
Bilinç altlarımızda, ruhsal yapımızda o anı çözmeye çalışmak demek, güneşe çok yakınlaşıp buzlarımızın ışık hızında erimesi ve içinde boğulmamız demek oluyordu. Öyleyse boğulmaktan mı korkuyorduk? Şöyle değerlendirmek işin bir yönü olabilirdi belki; mücadele devam ediyordu ve ayakta durmak zorundaydık. Dolayısıyla o anı dondurmalı, üzerini geçmeli, ondan kaçmalı, gücümüzün yeteceği başka zamanlarda ona girmeliydik. Ama biz onu dondurup, yürümeye çalışsak da o yakıcı gerçekliği ile bizi kovalamayacak mıydı? Peki o halde neydi onunla yüz yüze gelmemizi dayatan basit bir soru karşısında bile bizi bu kadar zorlayan? Şu anlaşılıyordu: ruhlarımızda, bilinç altlarımızda depremler, travmalar yaşamıştık. Komplo, uluslararası komplocu güçlere ve kendi iç geriliklerimize, yetersiz yoldaşlığımıza büyük öfkeye dönüşmüş, ama bizdeki boyutunun yarattığı psikolojik, ruhsal sorunlara dokunmamıştık. Oysa insan çok kompleks bir olguydu ve her yönlü bir çözümlemeyi zorunlu kılıyordu. Bu noktada sanıldığının çok ötesinde bir derinlikle kendimizdeki ruhsal kırılmaları çözümlemek, mücadeleye bu çözümleme üzerinden kendimizi yaratma temelinde katılmak önemli oluyordu… Bu önemin zamanında anlaşılmamasının yaratacağı sorunları sonrasından fark edecek ancak nedenlerine köklü inmediğimiz için yeterli sonuçları yinede çıkaramayacaktık. Önderliğimize tüm bağlılığımıza rağmen yeterli yakınlığı yaratamamamızın ironik ilişkisi yetersiz yoldaşlığın derinleşmesinde pratikleşecek, ‘alışma’ uçurumunun diplerine düşmekten çok azımız kanatlanmayı başararak çıkacak dönemin kahramanlığında, fedailiğinde, inançlı militanlığında somutlaşacaktı. Bir ruh işi olan devrimcilik gerçekten ruh bilimi olan psikolojide kendimizi her yönlü çözümlemeyi birde bu açıdan gerekli kılmaktadır. Yani komplonun yarattığı büyük deprem ruhlarımızda nasıl kırılmalar yarattı, hangi kaygıları açığa çıkardı, devrimci heyecan ve coşkumuzda ne tür tahribatlar şekillendirdi vb. çözümlemeleri kendimize uygulamak sanıldığından çok daha önemli olmaktadır.
Bizim için ilk andan itibaren açık olan şey, “Önderliksiz yaşanılamayacağı” gerçeği olmasına rağmen komplonun yarattığı, ruhsal, psikolojik, manevi depremi ve sonuçlarını çözümleyememenin bizi Önderliksiz yaşama giderek alıştıracağını tespit etmeyi maalesef başaramamıştık. “Alışmak ihanettir” diyecek ama trajik bir şekilde ihanet edenlerin çoğalacağını, herkesin “alışmak, ihanettir” gerçeğine bir şekilde bulaşacağını gün geçtikçe daha iyi görecektik.
Güçlü bir ideolojik, tarihsel, toplumsal bilinçle beslenmemiş, Apocu felsefe ve Önderlik gerçeğinin mevcut sistem ve insanlık için anlamını güçlü kavramamış konumlarımızın, çözümlemek yerine dondurduğumuz ruhlarımıza, duygularımıza etkisinin bizi duygularımıza etkisinin bizi giderek kendimizle, Önderliğimizle karşı karşıya getirmek olacağını hesaplayamamanın gafilliğiyle boğuşacağımızı maalesef öngörememiştik. Normal koşullarda anlaşılması çok güç olan bazı davranış biçimlerinin halk olarak, örgüt olarak, bireyler olarak yansımaları bu anlamda çözümlemeye değerdir.
Uluslararası komplocu güçler İmralı sistemiyle aslında uzun vadede bizi Önderliğin esaret konumuna alıştırmayı esas aldılar. Önderliğin özgürlüğünün bizim için her şeyden önce geldiği gerçeğini giderek esnetmeye, boşluklar oluşturmaya, boşluklardan saldırarak Önderliğe dair duygularımızı rehabilite etmeye çalıştılar. Giderek çarşambadan çarşambaya yoğunlaşmaya, Önderliğin tecrit altında karşı karşıya kaldığı yeni saldırılara refleks göstermeye ama İmralı statüsünü normal ya da ona yakın görmeye alıştırmayı esas hedef yaptılar. Uluslar arası sistemin bu hedefinin tek tek kişiler olarak bizde ne kadar sonuç aldığının samimi bir sorgulaması durduğumuz yerin gerçekçi tanımını ortaya koyacaktır. Oysa İmralı sisteminin varlığı kendi başına en temel sorundur. Ve her şeyden bağımsız kabullenilmeyecek, karşısında 24 saat sürekli olarak mücadele edilecek, ortadan kaldırılıncaya kadar başka hiçbir şeyle ilgilenilmeyecek biçimde örgütsel varlığımızın, mücadele stratejimizin merkezidir.
Komplonun sekizinci yılında bu gerçeğin neresindeyiz? Zamanımızın ne kadarı bu yoğunlaşmaya endekslidir? Psikolojik, ruhsal bütünlüğümüz, mevcut dünya sisteminin halk ve hareket olarak bize en büyük onursal saldırısı olan İmralı gerçeğini bertaraf etmeye ne kadar kilitlidir? Mevcut militanlığımız neyi ve bu gerçeğin neresinde olduğumuzu ifade ediyor? Bunların güçlü bir sorgulaması, ruhsal olarak, psikolojik olarak komployu nasıl karşıladığımızın cevabını da verecektir. Ve tabiî ki nasıl aşacağımızın yolunu da gösterecektir. Militanlık her şeyden önce bir ruh işiyse –ki öyle olduğuna inanırız ve militanlığımızı Önderliğin özgürlüğü temelindeki bir çözüme göre şekillendirmişsek o halde mevcut duruşlarımızın nasıl bir ruha denk geldiği yakıcı bir sorun oluyor. Önderlik “Büyüklüğüm ruhumu satmamamdan geliyor. Yoksa kaba anlamda hiç biriniz kadar savaşmadığım biliniyor” diyordu. |