|
... Mevsimlerden Şubat’tan Mart’a geçiş zamanıydı sanırım. Evet öyle olsa gerek, çünkü hangi diyarlarda olursa olsun bu iklimin insan ruhunu okşayan havasını hep hissettim içimde. Bundandır ki “umut iklimi” koydum adını Bahar’ın. Ve her baharın gelişi biraz daha büyüttü umudumu...
Nasıl başarmıştım bilmiyordum ama sonunda ulaşmıştım ‘İştar’i diyarlara. Beyaz adımlarla yol alıyorduk hedefe doğru. İstikametten bihaber sadece yürüyor, yürüyor ve yürüyorduk. Zamanın ilerleyişi zifiri ve zemheriye bırakıyordu yerini. Evet beklediğim gibi kolay değildi bu coğrafyada yol almak ama tahmin ettiğim kadar da heyecan vericiydi. Ve ilerlemeye devam ediyorduk birbirimizin peşi sıra. Vay be sonunda gerilla yürüyüşü içerisindeydim, nihayet başarmıştım, ben de gerilla olmuştum. Ama bedenim çetin bir cenkten çıkmışcasına çok yorgun gibiydi, belli ki kolay olmamıştı onlara ulaşmak ama bir türlü hatırlayamıyordum bunun nasıl gerçekleştiğini. Ama nedense yaşadıklarım bir rüya gibiymiş ve ben bu rüyanın bitmesinden korkarcasına her şeyin daha çabuk olmasını arzuluyordum içimden. Kendimi “Harikalar Diyarı’ndaki Alice gibi hissediyordum kimi zaman... Acaba ben de mi Alice gibi beyaz tavşan peşinden deliğe girip bu ‘mucize maceraya’ katılmıştım. Bilmiyorum ama bildiğim tek şey yaşadığım her şeyin masal tadında ama gerçeğe çok yakın olmasıydı.
Henüz kısa bir süre olmuştu insan ruhuna huzur veren kutsal topraklara ulaşalı ama ben sanki yılların tecrübesine sahip bir edayla yapmaya çalışıyordum her şeyi. Onların yaptığı her şeyi yapmaya çalışsam da fakat yine de önemli bir şeylerin eksik olduğunu hissediyordum bende. Evet ‘Silah’ım eksikti. Tanrıçalar aşkına! Bu olacak iş değil diye söyleniyorum kendi kendime. Neden vermemişlerdi ki sanki silahımı? Beynimde şimdek gibi çakan soru işaretlerinin çatışması ile gidip soruyorum belli bir öfkeyle; “Heval nerde benim silahım?” diyorum. Cevap ise sessizlik ve tebessüm oluyor. Anlamaya çalışarak ısrar etmiyorum şimdilik. Neyse, vardır bir bildikleri diye düşünüyor ve susuyorum ama bu durumu kabul etmeyerek içerleniyorum açıkcası. Neden vermiyorlar sanki gibi “acaba”lı sorular da gidip geliyor beynimde. Kullanmasını pek bilmesem de, olsun en azından emniyette olduğumu bilirim” diyorum ve büyük bir heyecan ile diğerlerinin silahlarını izliyorum... ‘Silahsız’ gerilla olur mu hiç? Ve yine neyse diyerek yürümeye koyuluyoruz.
Ben “neden, niye, acaba” gibi ‘silahsızlık vakasının getirdiği soruları ve geçeceğimiz yerlerin merakı ile yürürken ‘tehlikeli’ diye adlandırılan noktaya ulaşıyoruz. “Tehlikeli anlar heyecanlı ve maceralı olur ama dikkat kesilmesen ölümle sonuçlanır diyor yol arkadaşlarım. Neydi adı bu tehlike noktasının. Bu kanla karışık barut kokusunun ve yine volkanik patlamaların sesini arattırmayan durmadan patlayan savaş araçlarının nedeni neydi. İnsanlar nereye gitmişti, bu ölüm sessizliğinin sebebi neydi. Ya rab! Bir masalmıydı gerçekten herşey. Bir tarafı güzel bir düş, bir tarafı ise kabus gibiydi geçirdiğimiz zamanın. Adım adım üzerinden yürüdüğümüz coğrafya ikiye yarılmıştı adeta. Bir tarafı ‘cennet’ öbür tarafı ise ‘cehennem’e bürünmüş gibi. Çözülmesi ne zor bir bilmece bu? Güzellik ve çirkinlik, karanlık ve aydınlık, cennet ve cehennem baş başa yürüyordu. Her bir parçası gizli şifreler ile kodlanmıştı bu coğrafya adeta.
Evrenin cazibe merkezi Ortadoğuydu burası. Ve biz ise Ortadoğunun tam ortasında; aşk, bereket ve güzelliğin tanrıçası İştar’ın yurdu Mezopotamya Ananın kucağındaydık. Ve ben İştar’ın büyüsünün güzelliğini seyre dalmıştım.
Evet şimdi anlıyorum, tehlikeli nokta dedikleri yeri; Mezopotamya ananın gözü yaşlı, kanayan yarası Ninova’nın ta kendisiydi. Asırlar boyunca ‘Adem’in kompleksli soyu’ yüzünden azap çektirilen ve bir türlü huzur bulamayan asi bakışlı ama eğik başlı gizemli şehir Ninova. Peki neydi Ninova’nın sırı, gözyaşlarının sebebi, acılarının nedeni neydi, herşey bir kördüğüm bir şifre olmuştu sanki...
Yangın yürekli şehri geride bırakarak devam ediyoruz İştari zamanlara doğru... Ama Ninova’nın kendisine azap çektirten güzelliğinin imecesini de alıp götürüyorum beraberimde, çünkü bu imeceyi çözdükçe anlayacağım kan karışımı barut kokusunun nedenini, durmaksızın süren savaş çığlıklarını ve ‘tehlikeli nokta’nın anlamını.
Ve işte içinde bulunduğumuz mevsimin en haz verici , güneşin doğuşunu müjdeleyen tan vakti... İşte güzeller güzelli Tanrıça İştar’ın şefkat ve sevgi dokunaklı diyarı Mezopotamya. En güzel rengarenk elbisesini giymiş “ülkem Kürdistan.” İşte asi bakışlı Zagroslar ve Mavi akışlı Avaşin.
Ve işte ‘Silah’ım. Elime alıyorum büyük bir istem ama ürkeklikle. Korku ve sevgi hükmediyor benliğime! Neydi anlamı bu paradoksun? Ninova’nın akan kanını düşünüyorum ve ürküyorum silahtan.
Ve Beritan’ı düşünüyorum...
Beritan; Tanrıçalar diyarlarına sıkılan kurşunların intikamının adı Beritan. İştarın Aşkını bitirmeye çalışan Adem soyuna karşı kavganın ve güzelliğe dair Erdem’lerin adı beritan. Kod adın Aşk, tutku ve intikam oldu Beritan. İştari diyarların savaşçısı, Amazonların arkadaşı, gerillanın yoldaşı Beritan. Serüveninin patikalarında bir ömür yürümek, kavganda ‘ölümsüzleşmek’ ve bütünleştiğin toprakta sır olmak isterim Beritan...
Uzatılan silahı sımsıkı kavrıyor ve Beritan’ın kavgasının Aşkına basıyorum tetiğe. O an İştar’ın varlığını hissediyorum iliklerimde sanki. Beritan’ın zafer çığlıkları çınlıyor kulağımda. Ürperiyor ve tüylerim diken diken oluyorum. Evet imecesi çözülüyordu yavaş yavaş bu coğrafyanın, kırılıyor teker teker kodları şifrelerin.
Şifre Beritan’ın kavgasını anlamak Beritanca savaşmakmış. Zifiri karanlıkta bile güneşin ısısını ve ışığını yüreğinde hissetmek, inançla yürümekmiş benliğine doğru. İşte yürüyoruz yine. Ülkemin güzelliğinin geri kalan gizemini çözmeye gidiyoruz. Beritan halkının acılarını dindirmeye, yitirilen her şeyin intikamını almaya ve tekrar diriltmeye gidiyorsunuz diyor yüreğimin sesi bana. Yüreğini Güneşin ışığında bilemiş kızlı erkekli delikanlılar olarak düşüyoruz tekrar patikalara. Ve sonra kocaman bir mağarada yaktığımız küçük ateşin yumuşak ısısı ile dalıyoruz en derin uykuya. Hiç bitmesin, ömür boyu sürsün istedim bu uyku. Ama olmadı, sürmedi bir ömür boyu bu uyku. Uyandım sonunda derin uykudan ve bitti güzel düş... Ama ben üzülmüyorum nedense. Üzülmüyorum çünkü düşümü ‘gerçekte’ devam ettirmeye gidiyorum zaten...
Evet genç arkadaşlar, Beritan gibi cesur yürekli halkın soyundanız. Düşlerimizde, hayallerimizde gücü olan ise gerçekte Güneşin ülkesi İştari diyarların ‘savunma alanları’nda buluşmak dileğiyle...
|