Rotînda Yetkîner
Rotînda YetkînerYaşanan her şeyin bir nedeni ve bir sonucu vardır.
Mehmet Sögüt
Mehmet Sögüt85 yıl süren hüzün mevsimi
Mahmut Aslan
Mahmut AslanAcı iki taraflıdır...
Günay Aslan
Günay AslanSavaş bitti, bitiyor
Ahmed Aktaş
Ahmed AktaşZIMANÊ BERXWEDANÊ
Mihemed ORHAN
Mihemed ORHANDewleta Tirk Hertim Dixwaze Raya Giştî Bi Xapêne
Cemil Bayık
Cemil BayıkKomploya Navneteweyî didome
Ahmet Dere
Ahmet DereLi Belçîkayê Konferansa Kurd
Kakşar Oremar
Kakşar OremarTama Jiyanê: Kurdistan u Ewropa
Selahattin Erdem
Selahattin ErdemKomplonun 10 yılı
SONGÜL BEYAZGÜL
 SONGÜL BEYAZGÜL ‘Her şehit için bir DTP’li öldürülmeli’
Erkan Kobanlı
Erkan KobanlıKanlı Bayram, DTP ve Tezkere
Özgür BİLGE
Özgür BİLGEDinsiz Haşmetli
Kasım ENGİN
Kasım ENGİNİlker Başbuğ ve Toplumu Yeniden Kurmak
Serbest Rêzan
Serbest RêzanVegera ji nîvê rê jî kar e, lê..?
Mahir Deniz
Mahir DenizFELSEFEYE GİRİŞ -17-
Mizgîn Bîngol
Mizgîn Bîngol16 SAL BERÊ
Songül Beyazgül
Songül BeyazgülVahşetin fotoğrafları...
Hemîd DILBIHAR
Hemîd DILBIHARŞEVA ÇÛYÎ
Ömer Dilsoz
Ömer DilsozHer însan siwarê hêviyên xwe ye
Cemo Devrim
Cemo Devrim Avrupa’dan Botana, şahinler ülkesine gidenlere...
Nurhak Erdal
Nurhak ErdalSavaşın gölgesinde 1 Eylül’e giderken
Ülkem Zeremya
Ülkem ZeremyaEBEDİ KOMUTAN’A
Abdullah Öcalan
Abdullah ÖcalanBÜYÜK ARAMAK, BÜYÜK BULMAYA ÇALIŞMAK, BÜYÜK SAVAŞI DOĞURDU
Fırat Penaber
Fırat PenaberŞİMDİ DALMIŞIM
Teman Dep
Teman Dep1 HAZİRAN KADIKÖY MİTİNGİ, ÖLÜM DEĞİL ÇÖZÜM VE MEDYA
Siyamed Sipan Uğurlu
Siyamed Sipan UğurluNobedarên Azadiyê
Ömer Yüce
Ömer YüceAvusturya’nın Graz kentinde Amara Gençlik Festivali heyecanı başladı.
Konuk Yazarlar
Konuk YazarlarHasan ÇARÇELA: 3. Dünya savaşı
Hozan Dîno
Hozan DînoBitmeyen Yolculuk..!
Halil Uysal
Halil UysalEylül…
Mîr Qasimlo
Mîr QasimloSeîs wiha got: Em ê gazî vebêj bikin
Hayri Cewlik
Hayri CewlikBir Newrozun Anlattıkları
RC TEC
RC TECBu Haftaki Oyunumuz : Icindeki Dj
Berfîn Dilav
Berfîn DilavYüreğin Aydın yaşamın Yılmaz dı senin
Umut Özgür
Umut ÖzgürGÜNEŞİN GERÇEK SAHİPLERİ
Sedat İnci
Sedat İnciDağlara nakış ettik izlerimizi
Mehmet Mekin Yıkın
Mehmet Mekin YıkınKürt basını üzerine bir kaç söz
Zana-Qenco
Zana-QencoOPERASYON ve GELİŞMELER
Polat Can
Polat CanGERYANEK DI CÎHANA WÊJEYA NÛJEN YA KURDÎ DE
JÊHAT BÊRTÎ
JÊHAT BÊRTÎAnlatılması zor anlar
Rızgar Azad
Rızgar AzadŞaşırmayın; yanlış yapmayın!
İbrahim Güney
İbrahim GüneyEy TC! Senin gücün Kenan Güzel'e yetebilir mi?
Mehmet Alagöz
Mehmet AlagözUluslaşma ve Sanat
Firaz Baran
Firaz BaranBüyükanıt'ın yaptıkları
Hevîdar Munzur
Hevîdar MunzurTîrêjên Roja me îro ji herdemê geştirin
Argeş Arjin
Argeş ArjinGençlik eyleme, zafere....
Remzi Zilan
Remzi ZilanÖzgürlüğün Dili: ÇIĞLIK !!!
Cudi Arif
Cudi ArifÖzlemin patikalarında

 
Gençlik Eylemleriyle Komplo Boşa Çıkacak



Yazar Adı: Konuk Yazarlar


Yazarın Tüm Yazıları

Eklenme Tarihi: 19.02.2007 Saat: 06:31

90’ların başına kadar çift kutuplu bir dünya gerçekliği vardı. O dönem itibariyle etkili olan güçler -özelikle ulus devletler- bir kutupta yer almak zorundaydı. Tabi o sistem içinde ulus devletlerin jeopolitik konumları belirleyici oluyordu. Bilindiği gibi jeopolitik geleneksel olarak bir sınırlar teorisidir. Çift kutuplu dünyada egemen güçler sistemin devamı için sürekli bir çatışma ve gerginlik durumunun olmasını istemişlerdir. Bundan dolayı bir çatışma varsa desteklenmiş, olmayan alanlarda da bizzat egemenler eliyle bir çatışma durumu yaşanmıştır. Esasen ülkeler olarak Rusya’ya karşı ABD ve ideolojik olarak da sosyalizme karşı kapitalizm sürekli bir çatışma halinde yer almıştır. Ancak bu durum SSCB’nin dağılmasıyla yeni bir hal almıştır. Tabi ki yaşanan bu gelişme karşısında hem dünyadaki sol hem de sağ strateji ve taktiklerini yeniden ele almak zorunda kaldılar.

Sağ cepheden sistemin ideologluğuna soyunan Huntington gibi insanlar dünyanın kutuplaştırılmadan yönetilemeyeceğine kendilerini iyice inandırdıkları için SSCB yıkıldıktan sonra derhal yeni argümanlar arama gayreti içine girmişlerdir. Ve yeni tezlerine de (ki aslında eski tezleriyle özde aynı sadece biçimde farklı olan) "medeniyetler çatışması" adını vermişlerdir.

Bu teze göre eskiden ABD’ye karşı Rusya’nın oynadığı rolü şimdi batıya karşı Doğu oynayabilir. Yine eskiden sosyalizme karşı kapitalizmin oynadığı rolü de şimdi Hıristiyanlığa karşı İslamiyet oynayabilir. Biçimi farklı ama özü dünyada suni bir kamplaşma yaratarak egemenlerin devamını sağlama üzerine kurulu bu yeni tez bizzat ABD tarafından ret edilmiştir. Çünkü sistemin gidiş hattını an be an yürüten ABD bu tezin şu anki dünya gerçekliğine ve daha da önemlisi kendi çıkarlarına hiç uygun olmadığını görmüştür. ABD dünyanın yarısını karşısına almak bir yana bizzat bütün dünyaya hakim olmanın hesaplarını yürütmektedir. Adına yenidünya düzeni dediği stratejisini adım adım uygulamaya koymaktadır. Gelinen aşama dünyada oldukça kompleks güç odaklarının ortaya çıkmasına tanıklık etmiştir. Dünyada ABD’nin başını çektiği bir imparatorluk sistemini yaşadığımız belirtilebilir. BM, İMF ve NATO’nun önemli bir etkinliği var. Yine dünya sermayesinin gelişen bilim ve teknik sayesinde muazzam bir akışı ve dünya arenasında önemli oranda belirleyiciliğinin olduğu bilinmektedir. Dolayısıyla ABD dahil hiç kimse mevcut dünya gerçekliğinde istediği bir şeyi tek başına gerçekleştirebilecek güce sahip değildir.

Tüm bu odaklar içinde ulus devletler de bir tercihle karşı karşıyadır. Çünkü mevcut sistem ulus devletin aşılması üzerine kuruludur. Ulus devletler ya mevcut sisteme dahil olacaklar ve tam anlamıyla egemen sitemle bütünleşip mevcut pastadan kendilerine ne pay düşerse ona razı olacaklar ya da kendisini dışa kapatacak içe büzülecek ve egemen sistemin bizzat fiziki müdahalelerine maruz kalarak değişmek zorunda kalacaktır.

Dediğimiz gibi jeopolitik geleneksel olarak bir sınırlar teorisidir. Oysa yeni sistem yani imparatorluğun ise bir merkezi ve dışarısı yoktur. Yeni sistem tek tek bireylerin hem düşünce dünyasını hem de beden yapılarını fethetmiş durumdadır. Sistem artık kişilerin fiziki yapılarını dahi kendi istediği biçimde biçimlendirmektedir. Birçok aydın düşünür bu durumu bio-iktidar olarak tanımlamaktadır. Bilindiği üzere bio ön eki toplumsal yaşamın bütününü ifade etmek için kullanılmaktadır. Yani bio-iktidar sistemin tüm toplum üzerine kurduğu hem fiziki hem düşünsel hâkimiyettir. Adeta bireylerin yaşam dünyasının kolonileştirilmesidir. Sistemin tek tek insanlarda yarattığı içselleşmiş otoritedir. Ya da sistem için evcilleştirilmiş duruma getirilen insan diyebiliriz. Kısacası bio-iktidar sisteminde insanlık sadece bir toplumsal et yığınıdır. Önderliğimiz de bu konuda sistemin geldiği durumu şöyle formülleştirmiştir:

“Kişiye bağlanmış iktidardan iktidara bağlanmış kişiler, partiler vb durumuna geçilmiştir.” 

Dünyanın şu anki durumunu da 3.dünya savaşı olarak tanımlamıştır. 3. dünya savaşı esasen %90 ideolojik propaganda savaşıdır. Bu da özde bio-iktidarın ta kendisidir.

SSCB’nin yıkılmasından sonra dünyada hemen hemen her alanda (Kürdistan hariç) sol gerilemiştir. Bu süreçten sonra zaten Rusya yenilgiyi stratejik olarak kabul etmiştir. Çin, Japonya mevcut durumda sisteme adeta yardımcılık yapmaktadır. Latin Amerika’da yeni bir Rusya olmanın ne tarihsel ne de toplumsal koşulları mevcuttur. Avrupa ise geçmiş sisteminin halen özeleştirisini verir konumdadır. Dolayısıyla geriye dünya coğrafyasında bir tek Ortadoğu’nun kaldığı görülmektedir.

Önderliğimiz Ortadoğu’yu tanımlarken “Ortadoğu’nun coğrafyası tarihi ve kültürü ile her an sistemin baş belası olması tesadüf değildir. Uygarlığın başlatıcıları ve yürütücüleri buradadır. Er geç evlat baba ocağına dönecek, evdeki hesaplar yeniden görülecektir” demektedir.

Dolayısıyla egemenler kendi sisteminin selameti, sürekliliği için Ortadoğu’ya kapsamlı bir müdahaleyi zorunlu görmüşlerdir. Şu anda Büyük Ortadoğu Projesi olarak adlandırılan bu rolü ABD uygulama safhasına koymuştur. ABD mevcut sistemini uygularken savaş aracını yoğun kullanmaktadır. Adeta savaş mevcut toplumun örgütlendirilmesinin ana ilkesi olmuştur. Dolayısıyla siyaset savaşın bir aracına dönüşmüştür. Oysa geçmişte savaş siyasetin bir aracı konumundaydı. ABD yeni dünya düzenini oluştururken temsili demokrasiye dayanıyor diyebiliriz. Bu konuda tarih aslında tekerrür etmiştir diyebiliriz.

Bilindiği gibi 1215 yılında İngiltere Kralı Magna-Karta’yı imzalayarak yetkilerinin bir kısmını İngiliz aristokrasisiyle paylaşmıştı. Bu anlaşma İngiltere’yi günümüze kadar getirmiştir. Şu anda da ABD temsili demokrasiyi önünde bir engel olarak değil gerekli bir ilave olarak görmektedir. Nasıl ki demire bir miktar karbon ilave edildiğinde daha sağlam bir madde olan çelik elde ediliyorsa ABD de şu anki dünya aristokrasisine bir miktar temsil vererek kendi imparatorluğunu çelikleştirmektedir. Öte yandan özelikle ABD Ortadoğu müdahalesi öncesi müdahalenin zeminini hazırlamaya çalışmıştır. Kendi sistemini inşa ederken ne tür engellerle karşılaşabileceğini tahlil etmiş ve bu engelleri ortadan kaldırmak için tarihinin en alçak komplosunu uygulama safhasına koymuştur.

SSCB yıkıldıktan sonra bütün dünyada sol adeta can çekişir duruma geldiği halde Kürdistan’da kendine özgü mücadele taktik ve stratejileriyle Apocular, görkemli bir diriliş hareketi gerçekleştiriyordu. Ortadoğu’nun göbeğinde bir aydınlanma bir Rönesans hareketinin temelleri atılıyordu. Mücadele tarzı klasik değildi. Reel sosyalist hareketlerin ulusal kurtuluş hareketleri için ön şart olarak belirledikleri reçeteler Kürdistan'da Apocu hareket şahsında iflas etmiştir. Sistem en büyük kaosunu yaşarken giderek gelişecek ilişki ve çelişkiler bu kaostan neyin çıkacağını belirleyecekti.

Ve tabi ki Ortadoğu'da, Mezopotamya'da uygarlığın ana kaynağında uygarlığın beşiğinde kaostan çıkışın ibresi Apocu Hareketi gösteriyordu. Ortadoğu’nun en dinamik halkı Kürtler neredeyse dört parçada ayaktaydı. Önderliğimiz klasik yaklaşımlar sergilememiş, güneyli güçlerin sahip oldukları ilkel milliyetçi, çıkarcı, iktidarcı, devletçi yaklaşımlara karşı felsefik bir duruşun sahibi olmuştur.

Marx "sırf sahip olma hissi adına bütün var olma biçimlerimizi, düşünmeyi, gülmeyi, sevmeyi, hayal kurmayı vb kaybediyoruz" diyor. Ancak Önderliğimiz bu oyunu bozmuştur. Özgürlük için devlet-iktidarı; devlet-iktidarı için ise savaş ikilemini Önderliğimiz çoktan aşmıştır. Halkların özgürlüğünün klasik bir ulus devlet kurmaktan geçmediğini, egemen sistemi aşmayan her çabanın onun yedeğine düşme olduğunu yine bu çabaların sistemin mezhebi olmakla sonuçlanacağını öngörmüştür. 1993’ten sonra mücadele yöntemlerinde de önemli yaklaşımlar belirlenmiştir. Yaşanan sorunların barışçıl demokratik yollardan çözümüne yönelik bir çabanın sahibi olunmuştur.

Dolayısıyla ABD ve İsrail cephesinden “iflah olmaz kişi" olarak görülen Önderliğimize karşı tarihin en alçak komplosu uygulanmıştır. ABD Ortadoğuya ilk fiziki müdahaleyi de dolayısıyla Irak’a değil Önderliğimizi esir düşürerek gerçekleştirmiştir. ABD bu adımla dört parçadaki Kürtler için Önderliği bir seçenek olmaktan çıkarmak ve Önderliğimiz yerine güneyli güçleri ön plana çıkararak ortadoğuda çıkarları için her an harekete geçireceği bir Kürt yaratmak istemiştir. Daha da önemlisi ABD aslında kendisini artık insanlık hareketi, özgürlük hareketi olarak tanıtan hareketimizi daraltarak dünya halklarını seçeneksiz bırakmak istemiştir.

Yine bu komplo ile ABD BOP'a karşı Önderliğimizin sunduğu Demokratik Ortadoğu Konfederalizmi alternatifini de yok etmek istemiştir. Komplonun çok yönlü olduğunu hemen hemen egemen olan her gücün bu komplodan kendisine bir pay kapma yarışına girdiği bilinmektedir. Büyük ekonomik pazarlıkların yapıldığı aşikârdır. Şunu belirtmekte fayda vardır. Komplonun gerçekleştiği koşullar önemli oranda aşılmıştır.

O dönem komploda ABD, İsrail, Türkiye, AB, Rusya, Mısır, KDP, YNK, İran, Irak, Suriye ve daha birçok gücün yer aldığı bilinmektedir.

Ancak şu anki koşullar değerlendirildiğinde 15 Şubat komplosunu gerçekleştiren ilişki, birlik ittifak cephesi yıkılmıştır.

Çok elverişsiz koşullarda da olsa bir demokratik barış arayışı ve çağırısını İmralı koşullarında Önderliğimizin gerçekleştirmesi de bunda en etkili faktör olmuştur. Bu aşamadan sonra sistemle hem ideolojik alanda hem de pratik alanda kıran kırana bir mücadele yürütüldüğü belirtilebilinir. Gelinen süreçte ideolojik açıdan sistem karşısında tam anlamıyla bir zafer kazandığımız söylenebilinir. Daha önce yer yer dile getirilen parçalı tezler İmralı’nın en olumsuz koşullarında muazzam eserlere dönüştüler.

AİHM Savunması, Atina Savunması ve BİR HALKI SAVUNMAK adlı eserler aslında insanlığın mevcut sistem karşısında hiç de savunmasız olmadığını gösterdi. Önderliğimizin yakaladığı ideolojik derinlik adeta dünyadaki sola nefes aldırmıştır. Önderliğimiz İmralı koşullarında da olsa yaşamını, düşüncesini, felsefesini bir halı gibi kişiliğinden başlayarak tarihe kadar örmüştür. Ancak şu da belirtilmelidir. Sürekli dile getirdiğimiz bir şey var komplo devam ediyor. Önderliğimizin esaretiyle amacına ulaşamayan güçler çeşitli yol yöntemlerle özgürlük hareketini bertaraf etmek için çalışmıştır. Dıştan tam anlamıyla bir ambargo sergilenirken içten de en lanetli çetecilik 2003’te hareketimizi devrimci özünden uzaklaştırıp tüketmek istemiştir. Hem içten hem de dıştan bin bir türlü hesabın her gün yapıldığı bilinmektedir. Öyle ki savaşın en şiddetli olduğu dönemlerde dahi bizi ulusal kurtuluş hareketi olarak tanıtan Avrupa tüm faaliyetlerimizin barışçıl temelde yürütüldüğü barış dönemi olarak adlandırdığımız bir dönemde bizi terör örgütü olarak ilan ederek belki de tarihin en ikiyüzlü tutumunu yaşama geçirmiştir. Bu süreç içerisinde Önderliğimize, halkımıza, gerilla güçlerimize, kurumlarımıza topyekün bir saldırı devlet cephesinden yapılmıştır. Bu süreç üzerimizdeki buzların 1 Haziran hamlesinde kırılmasıyla yeni bir aşamaya evirilmiştir. Bu aşamadan sonra her alanda hamlesel çıkışların olduğu belirtilebilinir. Özelikle HPG güçleri örnek bir meşru savunma sergileyerek ciddi bir caydırıcılık etkisi yaratmıştır. Bu sürecin sonunda çok yönlü çağrıların sonucu içinde bulunduğumuz ateşkes koşulları yaratılmıştır.

Tabi bizler için önemle üzerinde duracağımız husus komplo ve komplo karşısında gençliğin duruşudur. Bilindiği gibi gençliğin komplo gerçekleştiği an tepkisi refleks düzeyinde hızlı olmuştur. O dönem itibariyle önemli bir düzeyi de ifade ettiği de belirtilebilir. Ondan sonraki yıllarda da dönem dönem gençlik hareketlerimiz esasen komplo gerçekliğine karşı İmralı sistemini parçalamak amacıyla çeşitli eylemsel süreçlere öncülük yapmışlardır.

2001’de Anadilde eğitim kampanyası gerçekleştirilmiştir.

2003’de Önderlik üzerindeki tecrite karşı yoğun bir eylemsel bir süreç sergilendiği biliniyor.

2004’te Özgür Yurttaş Hareketi bir dilekçe kampanyası tarzında başlatılarak o dönem koşullarında içte gelişen tasfiyeciliğe karşı bir tutum sergilenmiştir.

2005 yılında ise tüm bu süreçler içerisinde önemli oranda eleştirilen gençliğin yönünü dağa çevirmemesinin bir özeleştirisi temelinde yüzlerce genç canlı kalkan eylemleriyle yönünü dağlara çevirmiş ve meşru savunma saflarında yerlerini almıştır.

Ancak 2006 yılında gençlik hareketinin süreç karşısındaki duruşunun kabul edilebilinir bir yanı yoktur. Ne sürece müdahil olabilecek bir eylemsellik ne kitlesel açıdan bir örgütlenme ne de meşru savunma güçlerine bir katılım söz konusudur. Tüm bu konularda gençlik hareketlerimiz olması gerekenin çok çok gerisine düşerek genel hareketin beklentilerine cevap olamamıştır. Genel hareketimizin en fazla önem atfettiği güçlerden olmasına rağmen paradigma da stratejik öncü güç olarak tanımlanmasına rağmen gençlik hareketlerimiz geçmiş sorumluluklarını dahi yerine getiremeyecek bir konuma gerilemiştir. Sorunların daha sağlıklı anlaşılması açısından bu konunun biraz açılmasına ihtiyaç vardır.

Açıkça belirtmek gerekirse biz halen reel sosyalist hareketlerin gençlik örgütleri gibi hareket ediyoruz. Dolayısıyla kendimizi geri cephe örgütlenmesinin yedek gücü olarak görüyoruz. Eskiden bizden beklenen şu idi. Etkili ve caydırıcı eylemler gerçekleştirmek ve meşru savunma güçlerine yoğun katılımları örgütlemek... Mevcut koşullarımız değerlendirildiğinde bunlara şu anda ihtiyaç vardır. Hem de eskisinden daha fazla bu noktalarda geçmiş tarzı aşan bir yaklaşıma ihtiyacımız vardır. Fakat paradigmamızı gençliğin sorumluluklarını bunlarla sınırlandırmamıştır. Gençlik, “gençlik konfederalizmi” olarak tanımlanmakta ve stratejik öncü rol atfedilmektedir. Gençlik yeni dönemde toplumsal kuruluşa kendi cephesinden DEM-GENÇ’i kurarak dahil olacaktır. DEM-GENÇ bir sistemdir. Gençliğe ait olan her şey o sistem içerisinde yer alır. Şu ayrım özelikle yapılmalıdır. Bir sistem ve bir örgüt işlev olarak aynı şeye denk gelmez. Bunlar farklı şeylerdir. Örneğin AKP bir örgüttür. TC ise bir sistemdir. TC içinde AKP’nin dışında da partiler vardır. Salt partiler değil dernekler, sendikalar, okullar, üniversiteler, hastaneler, hapishaneler, iş merkezleri yer alır. Devlet bile sadece örgütlerin birliğinden oluşmaz. Örgütlerin dışındaki mekanizmaları da içinde barındırır. Dolayısıyla DEM-GENÇ toplumsal yaşamın gençlik cephesinden örülmüş demokratik biçimine denir. Üniversite de her mahallede, liselerde, köylerde DEM-GENÇ meclisler kurabilir. Dolayısıyla DEM-GENÇ içerisinde binlerce meclis, dernek, kol, kulüp, iş merkezleri, eğitim akademileri, spor kompleksleri vb yer alabilir. Ama yurtsever gençlik hareketlerimiz birer örgüttür. Bu örgütlerimiz sadece toplumdaki gençlerin bir kesiminin siyasal ihtiyaçlarına cevap olmaktadır. DEM-GENÇ mevcut örgüt ve örgütlenmelerimiz arasındaki ilişkilerin tanımlanması sonucu buna verilen isim değildir. Mevcut örgütlenmelerimizin buna ihtiyaçları vardır. Ama bunun adı DEM-GENÇ değildir. Yani gençlik konfedralizmi demek salt mevcut örgütlerimizin konfederal birliği anlamına gelmez. Dolayısıyla DEM-GENÇ bir çatı örgütü gibi algılanmamalı böyle bir algılayış DEM-GENÇ’i daraltır. Mevcut yurtsever örgütlerimiz bir çatı etrafında bir harekete dönüşmelidirler. Kendi arasında bir harekete dönüşen yurtsever gençliğin temel stratejisi gençlik cephesinden DEM-GENÇ’i kurmak olur. Dolayısıyla şöyle ifade edilebilir. her çalışma DEM-GENÇ içerisindedir. Ama DEM-GENÇ her çalışmayı da çok çok aşan yanlara sahiptir. Şu net olarak belirtilmelidir. DEM-GENÇ hemen olacak bir şey değildir. Şu ana kadar pratikleşmemiş olması da boşa çıktığı sonucunu doğurmamalıdır. Böyle bir algılayış varsa bu DEM-GENÇ olgusuna taktik yaklaşmaktan kaynaklıdır. Apocu gençlik kendisini konfederal tarzda bir sisteme kavuşturma iddiasındadır. Bu sistemi şu anki gençler kurmasa dahi gelecekte farklı bireyler kuracaktır. O zaman da perspektif üç aşağı beş yukarı bu çerçevede olacaktır. Çünkü DEM-GENÇ bizim stratejik işimizdir. Bizce DEM-GENÇ’in kuruluşu şu an başlar ama on yıl da sürebilir. DEM-GENÇ için esnek bir sistem denilebilinir. Bunun içerisindeki yurtsever hareketlerimiz için ise yılardır net olan ölçüler esastır. Yurtsever Apocu gençlik hareketleri demokratik sosyalisttir. Demokratik, ekolojik, cinsiyet özgürlükçü paradigmayı esas alır. Ölçüleri nettir. Hiçbir zaman bir kadromuz esneklik adına bir aktivist ölçülerine gerileyemez. Böyle bir şeye zemin sunmak oportünizmin ideolojisi olan muğlâklığa zemin olmaktır. Tam tersine Apocu bir hareketin ve kadronun en temel amaçlarından birisi karolaşma zemini olan aktivistleri kadro yapmaktır. Dolayısıyla esneklik doğru ele alınmalıdır. Esneklik geri yaşam ölçülerini alanlara dayatan bireylerin silahına dönüşmemelidir. Biz halen savaş konumunu yaşayan bir hareketiz. Belki çok tekrarlanıyor ama imha ile yüz yüzeyiz. Mevcut dünya sistemi bizim yaşam ölçülerimize duruşumuza, örgüt düzeyimize bakarak Önderliğimize fiziki bir yönelimi dahi gündemine alabilir. Bir an önce yurtsever gençlik olarak özeleştirisel bir duruşun sahibi olamasak olası bu tarz bir gelişmenin tarihsel olarak altında kalacağımız bilinmelidir.

 

YCK'yi mahkum eden değil onu aşan bir çizgiyi yakalamalıyız

 

Mevcut durumda gençlik hareketlerimizin ciddi sorunlarının olduğu biliniyor. Toplumdaki tüm gençlerin demokratik bilinç sorunu var. Bunun için çaba harcanmalıdır. Yine mevcut durumda parçalı halde bulunan gençlik örgütlerimizin birliğini sağlama sorunları var, ayrıca parçalı olan bu gençliğin bu parçalılığı aşıp farklılıklarla bir arada yaşama bilincine ulaşma sorunu var. Esas olarak toplumdaki gençlerin bir kısmının değil, tümünün sorunlarına çözüm olabilecek miyiz? Mevcut örgütlerimiz ağırlıklı siyasal örgütlenen yapılardır. Dolayısıyla hitap etkileri kitle zaten sınırlıdır. Şu yanılgıya düşülmemelidir. Toplumdaki tüm gençleri siyasallaştırıp örgütleyeceğim demek gerçekçi değildir. Bu tüm gençliği ulus devletin yaptığı gibi tekleştirmektir. Oysa biz tekleştirmeyi değil çok renkliliği amaçlıyoruz. YCK’de esasen siyasal örgütlenen bir yapılanmaydı. O dönem koşullarında genel hareketin ihtiyaçlarına önemli oranda cevap oluyordu. Etkili ve caydırıcı eylem tarzıyla ve gerilla Saflarına kazandırdığı gençler sayesinde çok ciddi bir toplumsallaşma yaratığını da belirtmek gerekir. Meşru savunma saflarına katılım alanlarda bir ölçü bir kültür yaratıyordu. Dolayısıyla bir alanda meşru savunma saflarına katılmış olan inisiyatiften sonraki ardıl içinde bir anlamda doğrultu belirleniyordu. O dönem sistemin en acımasız yönelimlerine tutuklanmalarına rağmen kendini derhal yenileyen bir kültür düzeyinin yaratıldığı belirtilmelidir. Öncü kadrolar mücadelenin genel ölçülerini esas alır ve ona göre yaşardı, dolayısıyla o kadroların çok ciddi bir çekim güçleri de oluyordu. Şu an gençlik hareketimiz içine düştüğü darlığı, tıkanıklığı aşmak istiyorsa mirasını doğru değerlendirmeli ve YCK’ye hakkını teslim etmelidir. YCK’nin mahkûmiyeti üzerinden alanlara gitmek gençlik hareketi için bir sapmadır. YCK’nin sahip olduğu çizgi doğruydu ve o çizgi derinleştirmelidir. Ancak şu anda gençliğe atfedilen rol ve misyon YCK’ye atfedilen rol ve misyonla sınırlı değildir. Şu an gençlik toplumsal kuruluşa öncülük etmekle sorumludur. Sadece eylem ve katılımda öncülük değil her alanda eğitimde, sağlıkta, kültürde, sporda, ekonomide vb her alanda bu sorumlulukla karşı karşıyadır. YCK’nin ise dönemi itibariyle böyle bir sorumluluğu yoktu. Toplum kurma perspektifi yoktu. Dolayısıyla esas alacağımız yeni çizgi YCK’yi mahkum eden değil, onu her yönüyle aşan bir çizgi olmalıdır. Şüphesiz bu çizgi öncü kadrolarla alanlarda yaşamsal kılınır. Oysa mevcut durumda birçok alandaki inisiyatifimiz dahi, olması gereken kadro duruşuna sahip değildir. Mevcut inisiyatiflerimizin iddia düzeylerinde ciddi bir gerilemenin olduğunu belirtmeliyiz. Toplumu inşa etme kurma gücünü kendisinde göremeyen kadrolarla bu sürece öncülük edilemez. Hem beyni ile hem yüreğiyle kendisini bu sürece adamış kadrolara ihtiyaç vardır. Açık söyleyelim en üst düzeyde inisiyatif alan bir kadromuz aynı zamanda sistemin okulundan medet umar durumdaysa bunun adı gaflettir. Bir ayağı sistemde bir ayağı örgütte yaklaşımlarla alanlara öncülük yapılamaz. Niyetlere bir şey diyemeyiz ama mevcut pratik düzey bize değil sisteme hizmet eder tarzdadır. Zaten sistem şu an mevcut gençliği kendisi için bir tehdit dahi görmemektedir. Bizim süreci değerlendirme tarzımızla bazı alanlarımızın süreci okuma tarzları paralel değildir. Bizim gündemimiz ile kimi alanlarımızın genel gündemi farklılıklar arz etmektedir. Şu an ki koşullarda bu tarz yaklaşımların kabul görmesi mümkün değildir. Mevcut gerçekliğimiz iyi algılanmadan dağ koşulları iyi hesaplanmadan sistem olgusu tanınmadan 15 şubat komplo gerçekliği hissedilmeden atılacak adımlar önemli oranda sisteme hizmet eder. Süreç doğru okunmalı, doğru değerlendirilmelidir. Önderliğimiz görüşme notlarında sık sık gençliğe çağırılarda bulunmakta ve gençliği uyanık olmaya çağırmaktadır. 90’lı yıllarda dahi sıkça telaffuz etmediğimiz kimi belirlemeler 2007 yılında İmralının en olumsuz koşullarında bizzat Önderliğimizce dile getirilmiştir. Önderliğimiz Kürdistan'ın statüsünü tanımlarken siyasi olarak sömürgecilik, kültürel olarak soykırım ve asimilasyon, ekonomik olarak açlık ve işsizlik, askeri açıdan da mevcut durumu işgal olarak tanımladı. Bu belirlemeler yüzeysel olarak ele alınmamalıdır. Önderlikle görüşmelerin beli bir zamandır yapılıyor olması bizleri yanıltmamalıdır. Önderliğimiz Mayısa kadar süre tanımıştır ve şu ana kadar hemen hemen olumlu hiçbir somut adım atılmamıştır. Tam tersine baharla beraber kapsamlı bir savaşın gelişme olasılığı yüzde yüzdür.

Bazen Mehmet Ağar’ın kimi beyanlarda bulunmaktadır. MİT'in son raporlarında da kimi olumlu yanlar vardı. Ancak bu çıkışlar da çok irade olacak tarzda değildir. Kamuoyuna yansıması da bir çeşit feryat gibi algılanabilinir. Bir nevi “biz söylüyoruz ama kimse dinlemiyor yine de bizden söylemesi” gibi bir yaklaşım olduğu görülüyor. Üstelik de şu soru sorulmalıdır. Farz edelim ki Türkiye’deki mevcut iki kanadın çatışmasında ılımlı kanat baskın gelsin peki bu ılımlı diye tabir ettiğimiz kesim Kürt sorununun çözümüne ne kadar evet diyecek? Şu an somut olan olumlu hiçbir şeyi yok tam tersine operasyonlar var. Şehadetler gelişiyor, ordu her gün tehdit beyanlarına yenisini ekliyor. Yeni yıla Ermeni kökenli muhalif, aydın değerli bir yurttaşımız olan Hrant DİNK’i suikasta kurban vererek giriyoruz. Kendimizi kandırmayalım ve olabileceklere karşı hızlıca konumumuzu düzenleyelim. Mesela dört yüzden fazla meclis iradesinin temsil edildiği İsviçre’de ki gri birliklerde de savaş durumu yaşandığında meclisler derhal savaş konumuna geçerler. Yetkiler bir yıllığına askeri şefe devredilir. Savaş koşularına göre düzenleme yapılırdı. Şüphesiz bin altı yüzlü yılların koşulları ile 2007 yılının koşulları aynı olamaz. Mevcut koşullarda aynısını yapalım demek gerçekçi değildir. Ancak kimi düzenlemelere hem anlayışta hem pratikte ihtiyaç vardır. Özelikle mevcut imha yaklaşımı karşısında gençlik örgütlerimiz Önderliğin son görüşme notlarında gençliğe söylediklerinden de hareketle gündemlerini sadeleştirmelidir. Komalên Ciwan olarak bu yönlü yürüttüğümüz tartışmalarda da ihtiyaçlar değerlendirilmiş ve 15 Şubat komplo gerçekliğine karşı bu dönemin bizler cephesinden nasıl karşılanabileceği belirlenmiştir. Gündemlerimiz sadedir, mücadele etmeye ihtiyacımız var. Mevcut örgütlerimizi büyütmeye ihtiyacımız var. Etkili ve caydırıcı eylemleri gerçekleştirmeye ihtiyacımız var ve daha da önemlisi halk savunma güçlerini önemli oranda büyütmeye ihtiyacımız var. Gençlik hareketlerimiz mevcut enerjisini iç çekişmelere harcayarak suni gündemlere takılarak kaybedecek lükse sahip değildir. Mevcut enerji sisteme karşı bir cephede birleştirilmelidir. Dediğimiz gibi gündemler sadedir. Sistemin imha ve inkar yaklaşımlarına karşı, sömürgeciliğe; asimilasyona, soykırıma, açlığa, işsizliğe ve Kürdistan'daki askeri işgale karşı gençlik etkili caydırıcı eylem tarzını esas almalı, sistemin topyekun imha amaçlı operasyonlarına karşı tarihin en onurlu direnişini vermek üzere tüm alanlarımızda dört parçada Avrupa’da, Rusya’da gençler yönünü dağa çevirmeli, meşru savunma saflarında yerlerini almalıdırlar. Bu 15 Şubat komplosuna da verilecek en anlamlı cevaptır. Özelikle eylem ve katılım noktalarında mevcut durumda ciddi yetersizlikler yaşanmaktadır. Sadece İstanbul’un 90’lı yıllar boyunca sadece üniversitelerde gerillaya katılımları her yıl 200 kişiyi aşıyordu. Ama mevcut örgütümüz şu an tüm Türkiye’de -ki 40'ı aşkın alanla ilişkili olduğu bilinmektedir- yılda yüz kişi dahi katmamaktadır. Bunu biz salt 90’lı yılların psikolojik atmosferine bağlayamayız. Bunun temel nedeni mevcut örgütlenmelerimizin bu konuda bir perspektife ve sisteme sahip olmamalarından kaynaklıdır. Kendiliğine bırakılmış bir durum söz konusudur. Bu konuda inisiyatif alınmalıdır. Alanının yetersizliklerinin üzerine giden bir tarz şu an yoktur. 2000 sonrası genelde örgütlerimizin merkezinde dahi yer almış kadroların ancak beşte biri yönünü dağa çevirmiştir. Bu kesinlikle bir çizgi sorunudur. Bir alanın kaderini belirleyen kadronun ölçüleri aşındırılıyorsa ve mevcut örgütlerimiz bu duruma yerinde ve zamanında müdahale edemiyorsa ortaya çıkacak sonuç şu anki durum olur buna da şaşılmamalıdır.

Bunların tümünü değerlendirirken şunları gözden kaçırmıyoruz tabi, oldukça zor bir süreçten geçmekteyiz bunun karşısında duracak olan da bizleriz bu tartışılmaz bir konudur. 2007 yılına girerken önümüzdeki temel görev Önderliğimize ve halkımıza karşı geliştirilen komployu hem içten hem dıştan boşa çıkarmak olacaktır. Gençlik eylemleriyle komplo boşa çıkacak.

 

Erdal Arif İSYAN


YAZDIR Yazdır     Yorum Ekle Yorum Ekle
(Not: Yorum sadece üyeler tarafından yazılabılınır. Yazılan yorumlar yönetim tarafından onaylanmak için beklemeye alınıyor.)
 
Seçenekler
   Çıktısını Al
   Arkadaşına Yolla
   Köşe Yazılarına Dön

Arşiv
·Hasan ÇARÇELA: 3. Dünya savaşı
·8 MART DÜNYA EMEKÇİ KADINLARINA KUTLU OLSUN
·PİRUS ZAFERLERİ İLE BATAKLIĞA ADIM ADIM SÜRÜKLENEN TÜRKİYE
·OPERASYONLAR ÇÖZÜM DEĞİL
·Selahattin Erdem: Yeni yıl
·Oramar ruhuyla Akp ve Chp’ye Saldırı!
·TEZKERE
·BAZİRGAN AKP VE KÜRTLERİN TAVRI
·Katledilen doğa, katledilen insanlıktır
·Cemal Şerik: Madımak katliamının yıldönümünde yeni katliam senaryoları

© 2004 Rojaciwan.com
Bütün HaberlerTürkce HaberlerNuceValid robots.txt


English: All the comments, articles and other contents are property of their owners.
German: Die Artikel und Kommentare sowie Foren- und etwaige Chatbeiträge und alle anderen Inhalte sind Eigentum der Autoren.
Turkish: Rojaciwan sitesi özgür bir tartışma platformu olup, sitemizde yayınlanan bütün yazılardan, yorumlardan ve hernevi multimedia dökümanlarından sahipleri sorumludur.


Sayfa Üretimi: 0.137 Saniye
SQL: 26
Rojaciwan Theme by Rojaciwan Webtasarim.