|
En başta şunu belirtmek isterim: Türkiye’de hükümet ve devlet gaflet içindedir. Ne yüz yıl öncesini ne de sonrasını görebilecek derinliktedir. Bu anlamda Kürt-Türk kardeşliğine vurulan darbelere bir yenisi daha eklenmek isteniyor. Zaten dua başında çekilen besmele misali bu ülkede kim ne yaparsa yapsın önce Kürtleri inkâr ediyor, baskı altına almaya çalışıyor; özce kendini bunun üzerine var ediyor, etmeye çalışıyor.
Kamuoyunun ve bir kısım görevini yapmayan/yetersiz yapan aydının beklentisi olarak PKK ateşkes ilan etti. TC devleti ve hükümeti bu ateşkese yanıtını açıkça vermiştir artık. İşte bakın, yargı süreçleri hızlandırılarak cezalar yağdırılıyor, Terörle Mücadele Kanunu (TMK) sözüm ona ihtiyaçlarına cevap veriyor, baskınlar yapılarak gözaltı ve tutuklama furyası başlatılıyor. Tüm bunlar korkakça, âcizane, alçakça girişimlerdir. Ve Türkiye’ye baştan kaybettiren bir girişimdir. Bundan derhal vazgeçilip demokratik birlikteliğin gerekleri yapılmazsa yaşanacak acılar her zamankinden katmerli olacaktır. Bu noktada Türkiye halkları, durumun, gidişatın vahametini kavramalı ve itiraz etmelidir. Kürtler ve öncü kişi ve örgütleri öcüleştirilip düşman belletilirse telafisi mümkün olmayan hatalar yapılacak ve bu hatalar tarihi bazı yanılgılı yaklaşımları derinleştirecektir.
Tüm Türkiye ve dünya şunu çok iyi bilmeli: Kürtler hiçbir zaman bu coğrafyada nifak tohumu olmamıştır; ancak baskıcı, faşist, diktatör rejimlerce nifak tohumu olarak lanse edilip baskı ve inkâra maruz bırakılmışlardır. Türkiye bunu 1950’lerden bu yana yapmaya devam ediyor.
Son saldırılara sistematik bir hava veriliyor. Bakın neler yapılıyor:
1) Amed serhildanlarının “kışkırtanı” olarak lanse edilen Kürt’ün ve Kürdistan’ın sesi Roj TV’nin yayını Kürdistan’da engelleniyor. Böylece Kürtlerin birlikte hareket etme kabiliyetinin engellenmesi düşünülüyor. Ancak bu büyük bir gaflettir. İşte bakın size bariz bir örnek: Amed’de kepenkler kapatıldı 15 Şubat’da; bunu Roj TV mi yaptı?
2) Avrupa’da sözüm ona “ekonomik kaynakları kurutma” mantığıyla Kürt iş adamları ve siyasi şahsiyetleri, Türkiye’de devletin, paşanın “iyi çocuklarının” yaptığı uyuşturucu tacirliği gibi suçlamalarla saldırılar yapılıyor. Kürt dernekleri basılıyor ve yöneticileri gözaltına alınıyor. Bu gösteriyor ki ikiyüzlü Avrupa, Ortadoğu’da Kürt kozunu oynamak isteyecek kadar aciz ve alçaktır. Avrupa’ya şunu söylemekte yarar var: Tarih bu defa lehinize tekerrür etmeyecek! Hevesleriniz kursaklarınızda kalacak.
3) Türkiye’de önce “Kuzey Irak’a gireceğiz” naraları atıldı ve ABD’nin operasyona izin vermemesi kullanılarak bir “Amerikan karşıtlığı” yaratıldı ve şimdi bu karşıtlık bir pazarlık aracına dönüştürülüyor. Anlaşılan şu ki, operasyona kısmen onay alınmış. Ve akıllarınca önce destek kaynaklarına yönelim yapılıyor. Peki, bunların hangisi daha önce yapılmadı? Kürdistan’da, Kürt halkı üzerinde uygulanmadık vahşet bıraktınız mı? Bunlar ateşle oynuyor; bu ateş en başta onları yakacak. Unutulmamalıdır ki, Kürtlerin “gün namus günüdür” deyip sokağa çıkması kaçınılmaz olacaktır bu gidişatta. Ve bu gidişatı frenleyen gücün barışçıl-demokratik çözüm olduğu, bunun da savunucusunun Önder Apo ve PKK olduğu…
4) Kürdistan dağlarında, Akdeniz’de, Karadeniz’de askeri operasyonlar yapılırken, birkaç ay önce basın-yayın kuruluşlarını hedef gösteren paşalar, bu defa da tüm legal kuruluşlarına cezalar yağdırıyor. İşte bakın, DTP’li il başkanlarının tutuklanması, askıdaki davaların hızlandırılıp aktivistlerin cezaevlerine konulması…
Diğer yandan yapılana bakın: Kanal Türk olayıyla basın özgürlüğünü tartışan şoven-satılık Türk medyası, kışkırtıcı yayınlar yaparak siyasi, aydın vb. şahsiyetleri çetelerin hedefi haline getiriyor. Bir yandan da derin devlet tartışmaları yapılarak oy kavgası yapılıyor ve riyakâr AKP hükümeti “Kürt sorununda inisiyatifi orduya bıraktık” deme utanmazlığına düşmekten çekinmiyor.
Peki, KKK yurttaşları, Kürt halkı, gençleri ne yapacak bu gidişat karşısında? En başta mevzilerini güçlendirip örgütlülüğünü güçlendirmeli ve Mayıs’a hazırlanmalıdır. Hedef yapılan DTP’de ve diğer tüm kurum ve kuruluşlarımızda baskılara inat örgütlenmeli ve meşru-demokratik eylemlerimizi yükseltmeliyiz. Unutmayalım ki, bunlar resmi ideolojinin, derin devletin son çırpınışlarıdır. Neler yapabiliriz?
1) Tüm legal-meşru mevzilerimizi güçlendirmeliyiz. Batı illerinde derin devletin anti-Kürt karakterini deşifre etmeliyiz ve bu temelde birliktelikler oluşturmalıyız.
2) Faşist-satılık-şoven çizgide yayın yapan yayın kuruluşlarına meşru savunma temelinde, başta yine basın-yayın yoluyla misillemeler yapılmalıdır.
3) Seçim sürecinde sokak sokak, köy köy, ev ev örgütlenilerek yeni paradigma anlatılmalı ve TC’nin içine girdiği konsept aktarılmalı, halk bilinçlendirilmelidir.
4) Eski tembel, bürokratik, sekter, yeniye direnç gösteren statikocu anlayışlara karşı durmak ve bunlara barındırmamak gerekiyor. Ve hala masa başında çalışmak isteyenlerin masaları kafalarından geçirilmelidir.
Bu duygu ve düşüncelerle tüm üyelerimizi sevgiyle selamlıyor, “Önderlikte ve çizgiden bir an olsun ayrılmayın” diyorum. |