|
Yıllardır kadın eşitliği talebiyle kutlanır 8 Martlar. 8 Mart deyince, akıllara sadece ezilen bir cins olarak kadının erkekle eşitlenmesi talebiyle, sokaklara dökülen kadınlar gelir alışılmışçasına. Kadının tarihte kaybettiği değerleri uyandırır belleklerde. Fakat bu çağrışımın birçok yanı eksik kalır her seferinde. Evet, bir kadın günüdür 8 Mart günü. Ancak kadın günü olduğu kadar, temizliğin, dürüstlüğün, güzelliğin, sevginin, barışın, kardeşliğin, eşitliğin ve özgürlüğün de günüdür 8 Mart günü. Çünkü kadınla özdeştir tüm bu olgular. Kadının tarihte kaybettiği değerlerle beraber kaybedilmiştir bu olgular. Değersizleşen kadın; toplumsal dokuda değersizleşen dürüstlük, güzellik, sevgi, barış, kardeşlik, eşitlik ve özgürlük olmuştur adeta. Ve bu kaybedilen değerlerin birer sonucu olarak gerçekleşmiştir, beş bin yıldır süregelen ırkçılık, şovenizm, militarizm ve cinsiyetçilik. Kadının yeniden güç kazanmaya başlamasıyla güçlenir, gerçekleşme zemini bulur bu kaybedilen sosyal, siyasal ve toplumsal olgular. İşte bundandır ki, Irkçılığın, şovenizmin, militarizmin, cinsiyetçiliğin ve bunların birer sonucu olarak yoğunca gerçekleşen kadın katliamları ve kadın cinayetlerine karşı çıkma günüdür 8 Mart günü. Ve bundandır ki yarın yeni bir tarih olacak olan 8 Mart 2007’de “Irkçılığa, militarizme, cinsiyetçiliğe ve kadın katliamlarına hayır” diyelim diyoruz hep beraber.
Bir başka açıdan 8 Martlar, insanlaşma ve toplumsallaşma tarihinin derinliklerinde kaybolan ve dişil özelliklerle yaşam sürmüş olan özgürlükçü, ekolojik toplumun yeniden güncelleştirilmesi anlamını taşımaktadır. Yaşama dişil bir anlam biçen bu ilk toplumsal yapılanmada, doğaya kendi içinde akıllı ve duygulu bir alan olarak bakılmıştır. Çünkü doğa, kendi bağrında yaşayan tüm canlıları tıpkı bir ana gibi koruyup beslemekte ve yaşamın sürmesini ve sürekliliğini sağlamaktadır. Kadınlara da yaşamı yeniden doğuran ve yaratan, yaşamın yaratıcılarını yeniden yeniden doğuran ve yaratan varlıklar olarak bakılmıştır. Her iki cinsten oluşan insanlar, hayvanlar, bitkiler ve tüm doğa bin yıllarca hep birlikte, aynı anlam değeri içinde yaşamıştır. İnsanlar doğanın bir bileşeni, kadınlar ise doğanın yaşamı süreklileştiren özneleri olarak anılmıştır. İnsanlar, doğanın ne altında ne üstünde görülmemiştir. Doğaya bu gün olduğu gibi aklı rekabet hırsıyla doldurulmuş, oburlaştırılmış ve bencilleştirilmiş insanın hizmetçisi olarak bakılmamıştır. Böyle bir toplumun inşasında dişil zihniyetin belirleyici rolü olmuştur. Çünkü kadın kendi bağımsız sezgisel ve duygusal zekasıyla; doğuran, yetiştiren, eğitip-öğreten, yürüten bir rolün sahibi olmuştur. Dolayısıyla insanlığın bu dönemine damgasını vuran zihniyet, kadının bağımsız duygusal zekası ve bu zeka etrafında şekillenen dişil zihniyet olmuştur. Dişil zihniyette, üretken akıl ve yaratıcı sezgiler, duygular derin bir denge içerisinde birbirini ve toplumdaki yaşama bakış açısını beslemiştir.
Kadının toplumsal dokudaki belirleyiciliğini yitirmesiyle beraber; kutsallar lanetlenmiş, güzellikler çirkinleştirilmiş, doğallıklar sunileştirilmiş, anlamlar yitirilmiştir. Akıl, sezgi ve duygulara hakim kılınmıştır. Altlar, üstler, merkezler ve çevreler oluşturulmuştur. Akıl; sezgi ve duygunun, insan doğanın, erkek kadının, beyaz siyahın, batı doğunun, resmiyet sivilin, kamusal alan özel alanın üstünü kılınmıştır. Bu zihniyet yapılanması toplumsal katmanlarda köle-sahip, burjuva-proleter, karı-koca kısacası emekçi-asalak ilişkilerinde somutlaşmıştır. Uzayıp giden bu tahaküm zinciri, toplumun en küçük ve en özel birimi olan aile içi ilişkilere kadar hakimiyetini kurumlaştırmıştır. Tahakümün bu düzeyde kurumlaşmış olması büyük bir dengesizliğin ve bozulmanın sonucudur. Üretken aklın ve yaşama anlam katan yaratıcı duyguların, sezgilerin toplumda ve toplumu oluşturan bireydeki dengesizleşmesinin sonucudur. Bir anlamda sunileşen insanın doğal yapısında yaşanan bozulmanın sonucudur.
Erkek egemen literatürde var olmak, sadece akıllı olmakla özdeşleştirilir. Sezgiselliği ve duygulanımları dışlayan, salt aklın hakimiyeti esas alınır. İnsanın var olması, akıllı olmasına bağlanır. Analitik aklını yaşamına hakim kılmayan varlıklar var sayılmazlar. Var sayılmadığı gibi analitik aklıyla öne çıkan erkekliğin tahakküm alanını oluştururlar. Dolayısıyla doğa akılsız ve tahakkümü hak eden bir alan olarak görülür. Kadın da doğa gibi aklın yasalarına gelmeyen, kendi doğal yasalarıyla yaşayan, denetlenemeyen, söz geçirilemeyen bir alan olarak görülür. Kadın doğurganlığı ve sezgiselliği denetlenemez bir alan olarak ele alınır. Tıpkı doğadaki olayların önüne geçilemeyeceği gibi, kadının biyolojik ve ruhsal doğasında yaşanan olayların da önüne geçilemeyeceği düşünülmektedir. Kadınla doğanın bu denli yakın olması ve birbirine benziyor alması, onu da tahakkümü hak eden bir pozisyonda görmeye yol açmıştır. Dolayısıyla rasyonalist, akılcı felsefeye göre kadın ve doğa, aynı kategoride ele alınır. Günümüzde de hala geçerliliğini koruyan bu zihniyet yapılanması, rasyonalist filozofların “düşünüyorsam varım” argümanının üzerine kuruludur. Anne-çocuk arasında, kardeşler arasında ya da her iki cins arasında var olan sevgi, şefkat, duygulanım ve sezgilenimler yok sayılır. Yaşam mekanik fiziğin yasalarıyla ele alınır. Fizik yasaları gibi değişmez akıl yasaları da insan yaşamına hakim kılınmaya çalışılır. Bu bakış açısı Sokrates, Platon, Deskartes gibi akılcılığı savunan rasyonalist felsefecilerin ürünüdür. Newton’un doğayı matematiksel yorumlayışı ise bu felsefeyi daha fazla formülleştirmiştir. Sonradan gelişen bilimciliğin insanlığa kazandırdığı keşifler ise, insanı salt mekanik, duygudan, sezgiden ve ruhtan yoksun, duygusuz ve ruhsuz atomların bir araya getirdiği bir bedensel yapı olarak tanımlayan anlayıştan kurtulamamıştır. Oysa canlı doğanın sezgisel aklını tartışmaya başlayan günümüz bilimine ters düşen bir bakış açısıdır. Doğanın sezgisel aklını bir kenara bıraksak bile kadının akıl dışı bir varlık olarak görülmeye devam etmesi, insan doğasına aykırı bir anlayıştır.
Bu bakış açısı günümüz devletçi, iktidarcı, şiddetçi siyaset alanının temel taşlarını döşemiştir. Kadın akılsız, salt sezgisel ve duygusal bir varlık olarak görüldüğü için özel alanın sınırları içerisine sıkıştırılmıştır. Özel alan diye tabir edilen aile kurumu, cinsellik etrafında örülen toplumsal yapı taşıdır. Karı-koca, anne-baba ve çocuklarından oluşur. Duygusal ve cinsel merkezlidir. Dolayısıyla akılla değil, duygularla ve sezgilerle yürüyen bir kurumdur. Bundan dolayı kamusal kurumlaşma ve politik alanın dışında görülür. Aile sınırları içerisine sıkıştırılan kadın da politik bir varlık olarak görülmez. Hareket alanı politik alanın dışında kalan aile duvarları ile sınırlıdır.
Oysa erkek egemenlikli devlet mantığının içinde tohumlanıp yeşerdiği ve kendi sürekliliğini sağlayan en temel kurum aile kurumudur. Adeta devlete kadro yetiştiren bir kurumdur. Aile kurumu içerisinde yetişen çocuklar, devletinin ve milletinin namuslu bekçileri olarak yetiştirilir. Egemen devletçi politikayı besleyen ve sürekliliğini sağlayan en temel okul pozisyonundadır. Böyle bir kurumu politik alanın dışında görmek mümkün değildir. Dolayısıyla her ne kadar kabul görmese de günümüzdeki aile anlayışı, çoktan özel olmaktan çıkmış ve politik alana dönüşmüştür. Ancak egemen literatürde hala politik alanın dışında görülmektedir. Aile kurumunun politik alanın dışında görülmesi ise sadece kadına kaybettirmektedir. Çünkü kadının aile içindeki rolü; çocuk doğurmak, bakmak, büyütmek, yetiştirmek, eğitmek, yine diğer aile fertlerinin günlük ihtiyaçlarını karşılamak biçiminde belirlenmiştir. Dolayısıyla kadın, salt bedensel bir varlık olarak görülmeye devam etmektedir. Bedensel bir varlığın etkinliği de sadece bedensel konularda olacağına inanılır. Oysa aklın da bedenin bir parçası olduğu düşünülmez. Analitik aklın yanında, sezgisel, duygusal bir aklın da olduğu hesaba katılmaz. Kadına biçilen bu rolün politik alanın dışında görülüyor olması, kadını aile dışında görülen politik alana katılımdan alı koymaktadır. Kadının bu şekilde politik alanın dışına itilmesi, kadının geleceği açısından önemli bir sorundur.
Kadın akılcı-politik alanın dışında görüldüğü için kendi kendisini yürütebilecek, kendisi hakkında karar verebilecek, kendi yasalarını oluşturabilecek bir varlık olarak sayılmaz. Dolayısıyla aklın tekelini eline alan erkeğin, kadına bir biçimde sahiplik ve rehberlik etmesi gerekmektedir. Bu da kadını beş bin yıllık erkek tahakkümüne maruz bırakmıştır. Bu tahakkümün adı kimi zaman namus olmuş, kimi zaman töre olmuş, kimi zaman ahlak olmuş, kimi zaman gelenek ve görenek olmuş, kimi zaman yasa ve kanun olmuştur. Erkeğin kendi tekelinde oluşturduğu bu töre, yasa veya kanunların tümü, yaşamı erkeğin lehine ve çıkarlarına göre şekillendirmiştir. Örneğin erkek egemenliğinde yürüyen evlilik yasası veya nikah sözleşmelerinin temelinde, erkeğin mirasını, servetini devredebileceği ve kendi soyunu sürdürebileceği çocuklarının, kendi kanından olduğuna emin olması yatmaktadır. Kadın erkeğin çocuklarını doğurmakla görevli bir üretim aleti olarak görülür. Üretim aletleri, akıllı kullanıcıları olmadan iş yapamayacağına göre kadın da erkek olmadan yaşamını sürdüremez, iş göremez. Dolayısıyla bu cinsiyetçi zihniyete göre kadının kendi yaşamı, kendi kaderi ve kendi bedeni üzerinde karar verme yetkisi yoktur. Cinsiyetçi zihniyetle örülmüş günümüz cinsiyetçi toplumu bu gerçeği kadın için kader bellemiştir.
Bu kaderden kurtulma arayışına giren, buna karşı direnen kadınlar ise namussuzlukla, ahlaksızlıkla, yasa ve töreleri çiğnemekle suçlanır, yargılanır ve cezalandırılır. Yaşanan kadın katliamlarının, namus cinayetlerinin ve intiharların altında yatan realite, cinsiyetçi zihniyete karşı direniş gerçeğidir. Kadının özgür yaşam istemi ve talebidir. Ancak politik alanın dışında kalan kadının içine girdiği bu özgürlük arayışı ve direnişi çoğunlukla bireysel düzeyde kalır. Bireysel başkaldırılar ise beş bin yıllık bir egemenlik gücüne sahip olan cinsiyetçi yasalar karşısında boğulmaya mahkum kalır. Bu tarihsel sorunun çözümü ise özgürlük arayışında olan ve kendi benlik sınırlarında yaşamak isteyen kadınların kendini örgüt gücüne kavuşturması ve alternatif kurumlaşmalara gitmesi ile gerçekleşebilir. Tahakkümü kabul etmeyip, kendini asacak ya da yakacak kadar cesaretlenen kadının kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış demektir. Kaybedeceği tek şey tahakküm zincirleridir. Dolayısıyla kadınların ev ve aile sınırlarını aşıp kendi öz örgütlülüklerini oluşturma yönünde de benzer bir cesaretlenmeyi yaşaması gerekmektedir. Kendi canına kıymaktansa, ya da kendi canına başkasının kıyacağını bilip buna razı olmaktansa, kendini bu sınırlarlardan kurtarıp kendi öz sınırlarını belirlemenin adımlarını atmak, kadını özgür bir yaşama yakınlaştıracaktır. Kadının bu cesaretlenişinin uygulama zemini bulması da günümüz kadın hareketinin yaşadığı sorunlar arasındadır. Cinsiyetçi topluma meydan okuyacak kadını, kucaklayabilecek özgürlük zeminlerinin veya alanlarının oluşturulması, kadın hareketinin en can alıcı sorunları arasındadır. Cinsiyetçi bir toplumun bağrında, kadını kucaklayacak ve yaşam imkanları sağlayacak zeminleri yaratmak kolay olmamakla beraber, sorunun çözüm süreci açısından en yakıcı sorunlar arasındadır. Kadın hareketi, bu imkanları yaratmak için güçlü ekonomik, siyasal, sosyal, psikolojik alt yapısını güçlendirme sorunu ile karşı karşıyadır. Kadın hareketinin tek mücadele dinamiği kadın olduğundan, kadının politik ve ekonomik alanlarının dışında bırakılmış olmasının yarattığı dez avantajlar ve sıkıntıları söz konusudur. Bu açıdan kadının politik ve ekonomik alanlara katılımını artırma gereği vardır.
Günümüzün gelişen çağsal koşulları, kadının politik sahaya katılımının önünü yavaş yavaş açmaktadır. Ancak politik alana katılan kadın, kendi öz benliği ve kendi doğasından aldığı dişil rengiyle katılamamaktadır. Çünkü erkek egemen politik güçler, kendi panteonuna katılacak kadının kendine benzemesini isterler. Politik alan için yetiştirilen kadınlara verili erkekliğe, verili politik güçlere benzeşmesi emredilir. Verili politik sınırların dışına taşan, kendi doğasından gelen dişil öğeleri politik zemine yansıtan kadın, bu panteonun dışına sürülür. Erkekleşmiş, egemenleşmiş, tahakkümcüleşmiş bir kadın tiplemesi ön görülür. Politikaya bulaşmış bir kadının sezgisel ve duygusal aklıyla katılması, egemen politika sanatı açısından riskli bulunur. Çünkü mevcut egemen politika sanatı, salt analitik akıl üzerinden yürümektedir. İçinde sezgilere, duygulara ve insan doğasının ruhsal yapısına yer yoktur. Bunlar politik güçleri zayıflatacak özellikler olarak görülür. Nitekim öyledir de. Çünkü ırkçılığın, milliyetçiliğin, ulusçuluğun, militarizmin ve cinsiyetçiliğin dolayısıyla tahakkümcülüğün üzerinden yükseldiği zihniyet yapılanmasında bunlara yer yoktur. Bu özellikler, devletleşmeyi, iktidarlaşmayı, otoriterleşmeyi engelleyecek özelliklerdir. Örneğin bir devlet başkanının, bir hükümet başkanının, askeri bir generalin; insanların gözünün yaşına bakması, duygularına anlam vermesi, acıması, sevmesi onu bu niteliklerinden yoksun bırakır ve iş görmez hale getirir. Egemenliğini ve otoriterliğini sarsar, güç kaybettirir. Çünkü bunları tanımayan nitelikler üzerinden bu konumunu oluşturur. İktidarın ve devletin doğasında; sevme, acıma, değer verme, yüceltme yoktur. Küçümseme, değersizleştirme, ezme, şiddet ve baskılama vardır. Gerektiğinde ölme ve öldürme vardır. Çünkü karşısındakilerin küçülmesi, onun büyümesine yol açar. Karşısındakilerin baskı ve şiddet görmesi onu kurtarıcı kılar. Karşısındakilerin değersizleşmesi ve ezilmesi onu değerli ve yüce kılar. Ona meydan okuyanların sindirilmesi veya öldürülmesi onun yaşamını uzatır. Kadının dişil doğası ise tarih boyunca buna yatkınlık göstermemiş, tam tersi bir tablo çizmiştir. İşte bundandır; kadının politik alanın dışında bırakılması, alanın içine giren kadının da çoğunlukla erkeğe benzeşmek zorunda bırakılması. Çarpışan zihniyetler, çarpışan felsefeler, çarpışan kültürler ve çarpışan yaşam anlayışları vardır burada. Cins mücadelesi biçiminde tanımladığımız bu çarpışmalar karşısında, kadının bağımsız duruşunu koruması ve bu duruşuyla güç kazanmaya çalışması, erkeği de özgürlükçü potaya çekmesi, kadın özgürlük mücadelesi açısından başarının tek anahtarıdır.
Kadın özgürlük mücadelesi yürüten güçlerin, günümüzde tersinden bir cinsiyetçiliğe düşme riski de söz konusudur. Erkek egemenliğine karşı kadın egemenliğini yaratmak, erkek iktidarına karşı kadın iktidarını oluşturmak, kimi kadın hareketlerinin içine düştüğü tersinden bir tuzaktır. Var olan tahakkümcü zihniyetin, köklerinden eleştirilmeksizin olduğu gibi sadece el değiştirmesi, devletin, iktidarın erkeğin elinden alınıp kadının eline verilmesi, toplumsal dokuda fazla bir şey değiştirmeyecektir. Tersinden bir ırkçılığı, milliyetçiliği, devletçiliği, iktidarcılığı ve cinsiyetçiliği geliştirecektir. Kadın özgürlük mücadelesinde eleştirmeden tersine çevirme yöntemi, kadın hareketinin farkında olması gereken bir tuzaktan ibarettir.
Kadın hareketinin, tüm çağsal ve toplumsal sorunların kendi sorunuyla karşılıklı bağını görmesi ve böyle bir kaygıyla özgürlük mücadelesine yüklenmesi halinde başarı şansı artacaktır. Kadını ve erkeği sadece birer fiziksel ve biyolojik yapılar olarak ele almak, dünya kadın hareketi açısından büyük bir yanılgı taşımaktadır. Kadının ve erkeğin fiziksel ve biyolojik sınırların ötesinde yeniden tanımlanmasına ihtiyaç vardır. Kadınlık ve erkeklik, birbirinden farklı zihniyetler, kültürler, yaşam anlayışları olarak ele alınmalı ve tahakkümcü zihniyetin kökenindeki erkekliğin derinlikli analiz edilmesi gerekmektedir. Cinsiyetçi, ırkçı, milliyetçi ve tahakkümcü zihniyetin kökeninde yatan bu realitenin hem kadın hem de erkek tarafından, aslında toplumun tüm demokratik kesimleri tarafından ele alınıp yeniden analiz edilmesi ve mücadele gerekçesine dönüştürülmesi gerekmektedir. Demokratik ekolojik ve cinslerin özgürlüğüne dayalı bir toplum olarak tanımladığımız yeni özgür bir toplumu yaratmak, sadece kadına değil, tüm toplumsal kesimlere büyük görevler yüklemektedir. Ancak, kaynağını cinsiyetçi toplum yapılanmasından alan, ırkçılık, milliyetçilik, devletçilik ve tahakkümcülükle mücadelede kadın, öncü ve birincil bir rol üslenmelidir. Bu sorun erkeğin de sorunudur, fakat tahakkümcülüğün ham maddesini oluşturması ve tahakkümcülük kültüründe ve zihniyetinde kurucu rol oynamış olması itibariyle, erkeğin böyle bir mücadeleyi üslenmesini beklemek hayalci bir yaklaşım olacaktır. Ancak sorunun onun da sorunu olduğunu ona anlatmak da, kadının üzerine düşen görevler arasındadır.
Yeni bir 8 Mart’a girerken, kadın özgürlük güçlerinin yürüttükleri cins mücadelesinin gidişatını ve rotasını yeniden irdelemesi, yeni güçlü adımların atılması açısından önemli olacaktır. Dolayısıyla özgürlük arayışındaki kadınlar olarak, 8 Mart’ı demokratik ve ekolojik bir yaşamın, yukarıda anlatmaya çalışılan ve beş bin yıldır kaybedilen anlam derinliğini yeniden aramanın günü yapalım! Bu arayışın temel öznesi, 8 Mart meydanlarında özgürlüğü haykıracak kadınlar olacaktır. Günümüzde cinsel bir obje ve bedensel bir nesne konumuna indirgenen ve bunun karşısında yaşamın anlam derinliğine yeniden dokunmak isteyen kadınlar olacaktır. Çünkü kadınlar, beş bin yıllık erkek egemenlikli tahakküm tarihinin en dip halkasıdır. Diyalektiksel açıdan da en diptekinin kurtuluşu ve özgürlüğü sağlanmadan, yüzeydeki tahakküm halkaları da çözülemez. Çünkü kökleri en diplerde saklıdır. Kadına uygulanan tahakkümle beraber, üretken doğa da tahakküme alınmış, doğanın tahakkümüyle birlikte diğer toplumsal kesimler ve giderek güç kaybına uğrayan halklar da tahakküme maruz kalmışlardır. Dolayısıyla 8 Martları kadınların kurtuluş umudu kadar halkların da kurtuluş umudu haline getirelim! Halkların kurtuluşu kadınların kurtuluşunda, kadınların kurtuluşu ise halkların kurtuluşunda yatmaktadır. Bu karşılıklı bağımlılık ilkesi çerçevesinde, yarın bir tarih olacak olan 8 Mart 2007’yi Kürt ve Türk halklarının kardeşliğinin, meydanlarda kadınlarca haykırıldığı bir gün yapalım! Kardeş halkların koşturulduğu, savaşın, şiddetin, milliyetçiliğin, şovenizmin ve cinsiyetçiliğin mahkum edildiği bir gün yapalım! Tarihte beraber yaşamış olduğumuz ve şimdilerde büyük bir özlem duyduğumuz; kardeşliği, barışı, demokrasiyi, eşitliği ve özgürlüğü haykıralım! “Irkçılığa, militarizme, cinsiyetçiliğe ve kadın katliamlarına hayır” diyelim hep beraber. Çünkü yarın bugünden de geç olabilir!
23.02.2007
Zilar Sterk |