|
Yine bir Mart ayına girdik. Mart ne de çok anlamlarla yüklüdür biz Kürtlerin hayatında. Kürdistan'da On dokuz yıldır her 16 Mart'tın adı Halepçe'dir. Binlerce yıldır her 21 Mart'ın adı Newroz'dur. Newroz ise Mazlum'dur, Zekiye'dir, Rahşan'dır, Sema'dır, Fikri'dir ve Newrozlaşan daha nice özgürlük kahramanıdır. Baharın müjdecisi Newroz, Kürtler için bin yıllardır bayram havasında geçse de, On dokuz yıldır her bayram arefesinde Kürtler yitirdikleri binlerce insanına ağlar. Beş binin üzerinde Kürdün bomba-i kimya ile katledilişine yanar yürekler. Katliamdan sağ kurtulsa da, izlerini ömürlerinin sonuna kadar taşıyacak olan yedi bin yaralı Kürt'le sınırlı değildir yaralılarımız. Bu katliam nedeniyle, dünya yüzeyinde yaşayan milyonlarca Kürt yaralanmıştır. Belki de gözle görülmez yaralardır bunlar. Ama zaten yaraların en derini ve onmazı da yürek derinliklerinde saklı olanlar değil midir, en büyük acıyı saklı olan yaralar vermez mi? Yıllar önce, Ramazan Öztürk adlı bir gazetecinin objektifinden dünyaya yansıyan fotoğraflar hala belleğimizdedir. En çok da kendisini çaresizce çocuğunun üzerine atmış baba ve kucağındaki, başı geriye düşmüş, ağzı açık bebek. Bütün dünyanın "Sessiz Tanık" adıyla anacağı bu kare şimdi Halepçe'nin girişinde bir heykel. Kareler bununla da sınırlı değil, keşke olsa. Birbirine sarılmış ve öylece donup kalmış analarla çocuklar. Belki de kendisini koruyabileceği düşüncesiyle kuytulara saklanmış ve oracıkta yığılıp kalmış insanlar. Pikaplara binip can havliyle kaçarken, üst üste yığılıp kalmış cesetler.
Adeta o baharın bulutları rahmet değil de gazap yağdırmış, baharda otlar yerine insan cesetleri biçilmiş koca Halepçe ovasına. Canlı ne varsa kavrulmuş. Tam bir ölüm sessizliğinin hakim olduğu ovada kıra yayılmış hayvan ölüleri. Yani canlılık emaresi taşıyan hiçbir şeye rastlamak mümkün değil. Sadece taşlar, evler, kapılar olduğu gibi duruyor. Kan yok. Yıkıntı yok. Yüzleri yanık ve morarmış insan cesetleri var sadece. O kadar farklı kesitlere tanıklık edilir ki Halepçe'de. Bir anne, kundaktaki bebeğini alıp şehir dışına kaçmayı başarır ancak, güvenli yere geldiğinde kucağında bebeğini değil, bir yastık taşıdığını farkeder. Bu acıya dayanamayarak, ölür. Halepçe'ye dair daha nice trajik öyküler gizlidir her Kürd'ün belleğinde.
Evet Kürtlerin kendilerini Newroz kutlamalarına hazırladıkları günlere denk gelir katliam. Sanki bayram yasa dönsün istenmiştir. Üç gün aralıksız devam eden bombardıman sırasında zaman zaman yağmur yağmasa, mıntıkadaki tüm Kürt nüfusun yok olacağı kesindir. Saddam'ın zehrinden kaçıp çevre ülkelerdeki akrabalarına sığınan binlerce Kürt, yollarda açlık, sefaletle karşı karşıya gelir. Biliyor musunuz, yollarda o zor koşullarda yüzlerce çocuk dünyaya gelir. Kendilerine nerde doğdukları sorulduğunda artık on dokuzunda olan yüzlerce Kürt genci "Katî Raykırdın*" der. Yani kaçış zamanı çocuklarıdır onlar. Türkiye'ye sığınan on binlerce Kürd'ün yaşadığı ıstırap, Güney Kürdistan'la sınırlı kalmaz. Bu coğrafyadaki ağırlığını, Kürtleri tanımamak üstüne inşa etmiş Türk devleti, can havliyle çevre devletlerin egemenliği altında bulunan Kürdistan topraklarındaki akrabalarına sığınan bu Kürtlere daha da beter acılar yaşatır.
Sadece ondört yaşında bir çocukken, kasabadan şehre gidişte her defasında etrafında tel örgülerin ve askerlerin olduğu, deprem konutları olma namına yapılmış ama çürük raporu verildiği için yapımı durdurulmuş, kapısı penceresi olmayan, bir toplama kampını andıran evlerde yaşayan insanları görürdüm. O dönemde henüz Kürt kimliğini kabul etmemiş olan Türkiye, bu insanlara Kürt demekten kaçınıyor, onları "Ülkemize sığınan Iraklılar" diye adlandırıyordu. Mülteci olarak kabul etmediği bu insanları korkunç koşullar altında kamplarda tutuyor, kışın soğuk ve açlıkla, yazın susuzluk ve salgın hastalıklarla kırılmalarına göz yumuyordu. Çevre halkın yardımları engelleniyor, yurtdışından gelen yardımlar da onlara ulaştırılmıyordu. Iraklı casusların kamplara sokulduğu, sığınmacıların ekmeklerine zehir katıldığı ve yüzlerce çocuğun bu olaylardan dolayı öldüğü, dilden dile dolaşıyordu. Binlerce Kürt, sığındıkları bu topraklarda da kırıma tabi tutuluyordu. Belki de hayatlarının sonuna dek katliamların izleriyle ve derin travmalarla yaşamak zorunda kalacak olan halkımıza bu travma sebebi anılar da, Türkiye Cumhuriyeti'nden yadigardı.
Zamanında Halepçe katliamının dünyayı ayağa kaldırmasını bir tarafa bırakalım neredeyse sessizce geçiştirilmesi, başta ABD olmak üzere Batılı ülkelerin ve zamanın Sovyetler Birliği'nin kendi aralarındaki çıkar ve denge ilişkileriyle bağlantılıydı. Kürtler, bu sahnede daha önce ve o gün olduğu gibi bugün de hep ilk vazgeçilen ve feda edilenler olarak var oldular. Hala kim kiminle bir çıkar ilişkisine girse, ilk pazarlık konusu edilen şey, Kürtlerin özgürlüğü ve insanca yaşama hakkı olur.
Tüm farklılıkları tehdit olarak gören ve yok eden Ortadoğu'nun tekçi rejimleri nezlinde olduğu kadar, sözde insan hakları ve demokrasi tellalları olan Batılılar nezlinde de Kürtlerin hayatı hep çok ucuz oldu. En liberalinden, en tutucusuna kadar kime sorsanız, Kürt diye bir şey gerçekten olmasa, hayatlarının daha kolay olacağını düşündüler. Yeşilciler dünyayı ayağa kaldıran eylemler yaparken, Kürdistan'daki doğa katliamına sessiz kaldılar. Feminist hareketler kadınların katliamı karşısında sessizliği seçti. İnsan katliamına karşı, tüm insan hakları savunucusu kurumlar sağırlıklarını korudular. Çıkan sesler de, çok cılızdı. Bireysel çabalar olmaktan öteye geçmediler. Bir halk, adeta kendi trajedisiyle başbaşa kalmaya ve envai tür acıları yaşamaya terkedildi. Hala Halepçe katliamlarının anma günlerinde Kürdistan dışında yapılan etkinliklerde bu çevrelerin hiçbirinden etkili bir katılım olmaması da bunun ispatıdır. Tüm dünya bu katliamı unutabilir. Hatta Saddam'ın yangından mal kaçırırcasına gerçekleştirilen idamında olduğu gibi katliam ve enfallere ortak olan egemen güçler, bu kara günleri sanki yaşanmamış gibi göstermek isteyebilirler. Katliam belgelerini, onu uygulattıkları Saddam ve Kimyasal Ali tipi kuklalarıyla birlikte hasıraltı edebilirler. Ama Kürtlerin bunları unutması mümkün değildir. Binlerce katliamdan kurtulmuş yaralı insanı, onların çocuklarını, onlarla temas halinde olan binleri düşünün. Bu izleri silmek kolay olabilir mi?
Kürtler, dünyanın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar, Türkiye Cumhuriyeti başta olmak üzere İran, Suriye ve birçok bölge devletine yönelik bir tehdit olarak görülüyor. Batı ülkeleri de, kendi ekonomik ve siyasi çıkarları nedeniyle her fırsatta Kürt kartını kullanmak için girişimde bulunuyorlar. Barış ve kardeşliğin kalıcılaşması için her fırsatta istemlerini haykırmalarına rağmen, militarist çevreler tarafından savaş kışkırtıcısı, terörist olarak lanse ediliyorlar. Kendi hayatlarına dair bir söz hakkına sahip olabilmeleri, yine en büyük tehlike olarak gösteriliyor. Savaş patronları, her yıldönümünde çok umursarmış gibi Halepçe'yi hatırlatarak kendi katliamcılıklarını gizlemeye çalışıyor ve timsah gözyaşları döküyorlar.
Ancak bunca kirli politika karşısında Kürtler de yerlerinde saymıyorlar şüphesiz. Bunca kırıma-kıyıma rağmen, hayatta kalmış olmanın bedelini çok fazla ödediklerinin bilincindeler. Yaşarken de, ölürken de kâbus olarak görülmekten artık usandılar. Kürtler artık sessiz tanıklar değil. Her zamankinden daha fazla seslerini yükseltmenin, birliklerini daha da fazla güçlendirmenin ihtiyacını hissediyorlar. Çıkarlarının, hiçbir aşiretin, hiçbir oluşumun ve örgütün sınırlarına hapsedilmemesi gerektiğine inanıyorlar. Özgürlük ve barış umutlarının gerçek adresini biliyorlar. Bu nedenle halk olarak varlıklarına karşı katliamların değişik biçimler altında hala yürütüldüğünün de bilincindeler. Bu yüzden tarih sahnesinden silinmeleri artık imkansız.... |