|
Sydney`i düşünüyorum bazen. Dünyanın öbür ucundan bakıyorum şimdi, Sydney denen o apayrı dünyaya. Benim de içinde olduğum, okyanusun ortasındaki o geniş ve herkesin huzurlu dediği dünyaya. Huzurlu muydu? Dünyanın, refah düzeyi en yüksek şehirler sıralamasında ilk sıralardan inmeyen bu şehir, gerçekten içindekileri ferahlatıyor muydu? İçindeyken göremediğim birçok şeyi şimdi, dünyanın öbür ucundan daha rahat görebiliyorum. Dağ sohbetlerimde yıldızlardan dünyaya bakmayı konuştum dağlılarla. Şimdi dünyanın öbür ucundan Sydney`deki kendime bakıyorum. Aslında hala oradayım. Dağlara hiç gelmeyen bir parçam orada. Kopamadığım, reddedemediğim ve en önemlisi de inkâr etmediğim bir parçam şimdi Sydney`de. Hep orada kalacak. Çok şeyimi yitirdim. Ama çok şey de buldum, Sydney denen o rüya dünyada.
Bir refah şehri olduğu kesinlikle yalan! Ferah değil, ferahlatmıyor. Kendisine ait olmayanları, olamayanları cayır cayır yakacak kadar cehennem bir şehir. Belki bir teselli şehri olabilir ama, huzur şehri değil. Birileri için olabilir. Ama yanan tenimin, uçup gitmek isteyen, yurdunu arayan yüreğimin huzur şehri değil. Yine de benden bir şeyler var orada. Acılarımı bıraktım. Kaybettiğim ben`imi yakıp küllerimden yeniden doğduğum şehir. Sydney kendim olduğum şehir. Ve Sydney, doğduğum şehir. Kaçamadığım ölüm ve engelleyemediğim doğumumun şehri. Çok renkli, pırıl pırıl bir karanlık şehir Sydney.İlk insanın, gerçek insanın müzelik olduğu toprakların, hoş görülü görünmeyi seven, işgalcilerin en kadim şehri.
Sydney`de ben, en çok Aborjindim. Hiç beyaz olamadım. Kendimi hiç beyaz hissetmedim. Hissedemedim. Tenimin beyazlığını ateşlere verdim. Ben Sydney`de ancak bir Aborjin olabilirdim. Tenimin rengi tutmuyorduysa, beyaz olmayı kabullenemezdim. Ateşlerde yanıp kapkara olmalıydı tenim. Ben, Mezopotamya denen beşikte, lorinlerle büyümüş, insan denen yaratığın kendini ilk bulduğu ve ilk kaybettiği toprakların çocuğuydum. Ben, Aborjinlerin diyarında bir işgalci olamazdım. Zaten olamadım. Yurdu en çok işgal edilen insanların diyarından, hangi rüzgârın, hangi fırtınanın sürükleyip getirdiğini unuttuğum bir kayıp yapraktım. Kupkuru bir yapraktım. Dalından kopmuş bir yaprak. Her yangında ilk yanacak yaprak. Yanan bir yaprak.
Sydney, doğduğum ve öldüğüm şehir. Bir türlü hemşerisi olamadığım şehir. Misafir olduğum şehir. Ev sahiplerinin bile misafir olduğu bir şehirde, ben yurtsuz yaprak, nasıl ev sahibi olabilirdim? Olamazdım, olamadım. Ben Sydney`de en çok, ev sahiplerini sevdim. Ev sahipleri misafir haline getirilmişse, ben, bu şehirde ancak terörist olabilirdim. Adım, haber bültenlerinde ‘uluslararası Kürt terörist’ olarak geçiyordu. Ben, Sydney`de sekiz sütuna manşet cayır cayır yanan uluslararası bir Kürt teröristim. Bir de Amed`li Harun`un, dağ dilinde en sevdiği takılmayla, bir Aborjin`dim.
Sydney, dünyanın öteki ucundaki misafir olduğum şehir. İlk insanın yok edildiği, işgal edilmiş toprakların renkli, zengin, pırıl pırıl karanlık şehri. Bu karanlığı aydınlatacak bir ateş yaktım orada. Şimdi Sydney`de ateşte kavrulan bir Aborjin görüyorum dünyanın öteki ucundan. Kendi yurdumdan Aborjinlerin yurduna bakarken, kendimi daha fazla Aborjin hissediyorum.
Sydney`den çıkarken bir Aborjin dükkânına gitmiştim. Bir tişört almıştım. Göğsümde Aborjin bayrağı. Misafiri olduğum toprakların sahiplerinin bir türlü kendi toprakları üzerinde dalgalanamayan bayrağını, bütün bayraklarının yasadışı, dünyaya inat ,dalgalandığı dağlarına götürecektim anayurdumun. Ben, Sydney`de cayır cayır yanan bir bayraktım. Şimdi bayrağı yasak insanların diyarında, göğsümde bir başka yasadışı bayrakla dolaşıyorum. Ve dağlılar büyük bir sevecenlikle hep ‘Aborjin’ diyorlar bana. Aborjin olmayı çok sevdim. Şimdi daha iyi anlıyorum. Ben, karaderili bir çocuk olarak doğmuştum. Avustralya`da, Sydney denen o müreffeh şehirde, asla bir beyaz olamazdım. Beyazların dünyasında ben, yurdunu yitirmiş, yakılıp karartılması gereken biri olabilirdim. Terörist oldum. Yandım.
Kapkara tenimle ben, Sydney`de bir Aborjin olarak doğdum Royal North Shore Hospital (RNSH) hastanesinde, bir ay süren doğum sancılarımın ardından kendi kendimi doğurdum. Doktorlarımla hep sohbet ederdim. Şaşarlardı doğumuma. Onlar buna ‘mucizevi iyileşme’ diyorlardı. Dağlarda buna ad koymayı öğrendim. Bu iyileşme değildi. Mucize hiç değildi. Ben, Sydney`de hiç yaşamadım ki. Hiç sönmedim ki. Nasıl hasta olabilirdim ki? Nasıl iyileşebilirdim? Ben, Sydney`de tenimin rengini arıyordum. Ateşte buldum. Ve kapkara bir çocuk olarak doğdum.
Ben Sydney`de, ancak, Aborjin olabilirdim. Kürdistan`ın Kürdü, Sydney`in beyazı olamazdı. Aborjin olmalıydı. Ve oldu. Bu, tarihimin bir kanunu. Ben hiç bir mucize gerçekleştirmedim. Kendi topraklarımın ve bütün işgal edilmiş toprakların kanununa uydum. Ben, kendi kanunlarına çok bağlı, uluslararası kanundışı bir Kürt teröristim. Sevgili doktorlarım, kendi kanunlarını çok iyi biliyorlar ve uyguluyorlar. Saygılıyım. Benim kanunlarımı bilmiyorlar. ‘Mucize’ dediler. Oysa ben sadece kanunlarıma uydum. Şimdi dağlarda bu kanunların keskinliğini ve kaçınılmazlığını daha iyi görebiliyorum. Zağroslarda bir kayanın tepesine çıkmış, dünyanın öteki ucundaki bir şehre bakıyorum. Orada bir Aborjin doğuyor. O, benim. Biliyorum.
Sydney, beyaz ölüp kara doğduğum, Aborjin olarak ölüp Kürt olarak doğduğum, sığınmacı olarak ölüp yurttaş olarak doğduğum, yüreğimin cehennem şehri. Sydney ne kadar çok şey alıp, ne kadar çok şey verdi bana. Bir parçam orada, Kürt parçam. Zağroslarda bir Aborjin, Sydney`de bir Kürdüm ben. Ve biliyorum, San Francisco`da doğsaydım, bir eşcinsel olurdum. Texas`ta doğsaydım, bir Kızılderili olurdum. Biliyorum, Mexica`da doğsaydım, bir Zapatist olurdum. Çin`de doğsaydım, bir Tibetli olurdum. Afganistan`da bir kadın. Tayvan`da bir çocuk fahişe. Topraklarımın insanına çok benzeyen sevgili Marcos`u, Subcomandante`yi anlıyorum. Biz, topraktan yaratılan insanlarız. Toprakla yaratılan. Ayak bastığımız toprağın rengini alıyoruz. Ve toprağın rengi hep asi. Ve toprak hep doğurgan.
Bir şehir, bir dağlıyı en fazla misafir edinebilir. Bir dağlıyı bağrına basabilecek şehir, henüz inşa edilmedi. Bir eşkıya klamı dinliyoruz. Şehirde vurulan bir eşkıyayı anlatıyor. Klamın bir yerinde eşkıyanın şehirde vurulduğu söyleniyordu. Yanımdaki dağlı, hiç düşünmeden, “Ne işi var eşkıyanın şehirde?” dedi. Sonra, klamın devamı geliyor. Eşkıya yaralıdır, şehre inmiştir iyileşmek için. Ama, o vurulmuştur. Dağlı, klamın sonunu dinleyince, yüzünde beliren hüzünle, “bir eşkıyayı hiç bir şehir iyileştiremez. Eşkıyalar şehirlerde ancak vurulur,” diyor. Dağlılar eşkıya hikâyelerini hep hüzünle dinliyorlar. Şehirlere inilmemesi gerektiğini biliyorlar. Şehirler dağlıları vurur. Kanunları biliyorlar. Onun için, kanundışılar.
Ben şimdi, dünyanın öbür ucundan Sydney`e bakıyorum, vurulduğum şehre. Yandığım şehre. Duramadığım şehre. Dağlardan şehirlere bakıyorum. Hangi şehir kucaklayabilir beni? Saklayabilir? Emzirebilir? Üstümü örtebilir? Sydney`in pırıl pırıl ışıklarından hangisi yıldız yorgan olabilir bana? Ben dağlarda ne kadar Sydney`li olsam da, Aborjindim. Sydney`de ne kadar Aborjinsem, o kadar Kürdüm. Dağlıyım. Teröristim. Hangi pasaport aklayabilir ateşlerde kararmış tenimi? Hangi okyanus kıyısındaki yanlız bank teselli verir bana? Sırtımı bir kayaya verip yıldızlardan kendime bakıp, kendimi bulduğum yolları, hangi trafik levhası gösterebilir bana? Kanununun ‘yorulabildiğin yere kadar, sınırı yok’ olduğu dağlardan bakıyorum şehir yollarına.
Dağlarda herkes, her şey hep “biraz daha yürü, daha çok yürü, hiç durma, bu yolun sınırı yüreğim, yani sonu yok” derken, şehirlerde yollar hep trafik ışıklarıyla kesiliyor. Ve şehirlerin bütün yol kıyıları, “Dikkat!, Yavaş git!, Tehlike Var!, Engel Var!” levhalarıyla dolu. Bir dağlı ne kadar şehir yollarında yürüyebilir? Ve bir şehirli, ne kadar sevebilir dağ yollarını?
Dünyanın öbür ucundan Sydney`e bakıyorum. Biliyorum, yine şehre ineceğim. Biliyorum, vurulacağım. Ve biliyorum, ben, Sydney`de bir Aborjin olarak yaşayacağım. Oradayken kendimi Kürt sanıyordum. Dağlarda Aborjin olduğumu öğrendim. Şimdi kardeşlerimin yanına gidiyorum. Ziyarete. Misafirliğe. Orada bir şeyler bıraktım. Gidip bulacağım. Kızılderili kardeşlerim der ki, “Kaybettiğin şeyi ancak, kaybettiğin yerde bulabilirsin” Ben, yitirdiğim dağlarda, kaybettiğim kendimi Sydney`de bulduğumu sanıyordum. Oysa ben, Sydney`de sadece bir Aborjin olarak yeniden doğmuştum. Dağlarda buldum kendimi. Oysa dağlarda şimdi, bir Aborjindim ben. Öyleyse kendimi şimdi de Sydney`de bulmam gerekiyor. Kendimi kardeşlerimin içinde arayacağım.
Sydney benim şehrim. Pırıl pırıl, rengârenk karanlık şehrim. Dünyanın öbür ucundan şehrime bakıyorum. Orada kendimi görüyorum. Bir çift yüreği taşıyan bir Aborjin’in tebessümlerinde geziniyorum. Bir yüreğim dağlarda, Zağroslarda. Bir yüreğim Sydney`de, Aborjin…
Gideceğimi duyan bütün dağlılar, Aborjinlere selamlarını götürmemi istiyorlar. Bir yaşlı dağlı, “onlara söyle, Aborjinlerin bir yüreği Avustralya`nın çöllerinde atarken, diğer yüreği de dağlarımızda atıyor. Ve biz de biliyoruz ki, bir yüreğimiz dağlarda atarken, diğer yüreğimiz o çölde, o Aborjin`in göğüs kafesinde atıyor. Gidersen, yüreklerimiz arasında köprü ol. Selamlarımızı söyle,” diyor. Sydney`e dağlardan selam taşıyorum. Bir yürekten öteki yüreğe. Dünyanın bir ucundan, öteki ucuna... |