|
Ana hakkının büyüklüğü kesindir. Bu her ana için böyledir. Hiç şüphesiz, anaya saygı, ana hukukuna bağlılık, her zaman gözetilmesi gereken ve gereklerinin yerine getirilmesi gereken bir evlat görevi olarak önümüzdedir. Ona sürekli önceliği vereceğiz ve en iyi biçimde layık olmaya çalışacağız.
Anaların yüreğinden bahsedilir. Çok duygu yüklü oldukları ve çokça da ağladıkları söylenir. Kürdistan'da çok daha fazladır. Nedeni de bizim gerçekliğimizde yatar. Gelişmiş aile koşullarında da yine analar az ağlar. Anaların en çok veya ömür boyu ağladığı yerler çelişkilerin en yoğun olduğu yerlerdir. Bu tamamen bilimsel bir değerlendirme de oluyor. Dolayısıyla Kürt anaları en çok ağlayan analar oluyor. Bu bilimsel tanım gereğidir. Anaya ucuz yönelmek istemedim.
Benim ana gerçeğim de böyle olan bir anlama sahiptir. Bu gerçeğin çelişkili yönünü çok erkenden duydum ve olmaması gereken bu çelişkinin olumsuz sonuçlarının amansız bir biçimde kendime yöneldiğini görerek, kendi büyük isyanımı ve bu anlamda da anama karşı isyanımı çok erken yaşlarda başlattım. 'Olur mu böyle' denilir. Evet, olur. Ben de çok çok oldu.
Çok iyi hatırlarım; beni zaman zaman karşısına aldığında ve analık hukukundan bahsettiğinde, karşı tezlerim vardı: "Sen" diyordum, "Hangi gerekçeyle, hiçbir gelecek vaat etmediğin çocuğa karşı böyle konuşabilirsin. Ne verdin, ne istiyorsun?" Daha o yaşlarda çok güçlü tezlerim vardı. Bu da bir duyarlılık biçimi oluyor. Bir anaya layık olmanın da, çok acımasız bir yaşam pratiğiyle sağlanabileceğini daha o erken yaşlarda görebiliyordum.
Ucuz yönelmek istemedim anaya. Ucuz sevgilerini kazanmak istemedim, bu küçüklüğe düşmemeye çalıştım. Anamı memnun edecek birşeyler yapabilirdim, bunun için başarım da vardı. Fakat bazıları belki "Çok acımasızsın" diyebilirler. Ama bana göre daha yüksek layık olmanın bir biçimi olarak, ben ona birkaç küçük hediye, ucuz sevgi sözcükleri ile yaklaşım gücü göstermedim. Hasret kalmıştı ve sıkça da söylerdi: "Sen bana dört metrelik bir bez alır mısın acaba? Ben senin ananım!"
Bu sözlere karşın ve hiçbir zaman da böyle bir hediye almadım. Aile koşullarımızda büyük bir zorlukla geçen yaşam vardı. Ana baba ilişkisi, yaşamı tanınmaz hale getirmişti. Baba yaşlı ve biraz güçsüz. Ana biraz daha genç ve çok güçlü. Bu çelişki bile kendi başına erkek egemenlikli aile ilişkilerinde büyük çelişkiye, kargaşaya, tanınmaz ortama yolaçar.
Diğer önemli bir anı, Mıho ve Cumo adlı yaramaz çocukların şerrine karşı yaptığım son çıkışlardı. Mıho hep kavga isterdi. Bir gün bir evin köşesinde eteklerim taş dolu olarak hiç fırsat bulamayacak bir biçimde onu taş yağmuruyla karşıladım. Evinin ahırına kadar kaçtı. Bir daha kavgaya yeltenmedi. Cumo'yu ise belli bir izlemeden sonra üst yamaçtan, eteklerim yine taş dolu olarak bastırdım. O da evin ahırına kadar kaçtı. Dersini iyice aldığından, tehlikeli olmaktan çıkmıştı. Bunun üzerine anamın bana çok iyi sahip çıktığını ve övdüğünü hatırlarım. Karşı koyma anlayışımın gelişiminde, babamın çaresizliğiyle anamın sınır tanımaz hak bildiği yoldaki isyancılığı etkili olmuştur.
Anamın bana karşı izlenimleri, daha sonra duyduğum kadarıyla olumlu ve olguncaydı. Sanırım Urfa Tugay Komutanı'nın sorusu üzerine, "Dizimin dibinde tutmak için çok çaba harcadım, ama başaramadım" demesi doğruyu ifade ediyordu.
Tarzımın beni yalnız bırakacağını ilk fark eden ve söyleyen oydu. Sözü şöyleydi: "Herkes senden yararlanacak, ama senin gibi seninle çalışmayacak." Dediği olduğu gibi çıkacaktı. Ayrıca benim hakkımdaki son değerlendirmesi, "O benim için bir taneydi, yeri ve kendisi bambaşkaydı" biçiminde olmuştur. Öldüğünde son sözleri "Sürekli dua edin, herkese hayır (bağış) yapın" olmuştur.
Daha sonra ana ve kadın değerlendirmemdeki rolünü değerlendirdiğimde, basite almamak ve hakkını vermek gereğini duydum. Kadınlara ilişkin şu değerlendirmesi de hayli arifçeydi: "Bu kafa ve kişilikle kadın zor (evlilik anlamında) bulursun." 'Öfkeden başka bir özelliği yok' dediğim anamın aklını kabul etmeliydim. Körleştiren tarih yüzünden birbirimize yabancılaşmıştık. Ama dönüp geriye baktığımda, onun ana tanrıça kültürünün soylu bir sesi olduğunu ve bu sesi bana ulaştırdığını büyük bir minnetle anacak ve kabul edecektim. İsyan ettiğim anam değil, kadını, anayı hiçleştiren erkek egemen toplumun zalim, yabancılaştıran, ikiyüzlü düzeniydi. Anamın iyi oğlu olduğumu, birbirimizle kutlamasak da kanıtlamıştım.
Anlam işini daha da geliştiriyorum. Doğduğum toprakların üzerinde dolap beygiri gibi avare avare dönüşümün anlamını da çözümlemeye başlamıştım. Ahırdan bir atın kaçması gibi dağa fırlamamın nedenini, anamın beni tutup üçer kez yarı-idam edişindeki değerini de anlıyordum.
Cahil dediğim anamın aslında beni en iyi anlayan olduğunu, "Böyle çalışmana kimse katılmayacak, herkes senden yararlanacak ve yalnız kalacaksın" sözünden anlayacaktım. Daha yaşım 10'du. Arkama dönüp bakmadan anama, "Olsun, yalnız yürümekte kararlıyım" biçimindeki duruşumu da hatırlayacaktım. Kendimi böyle anlarken, doğduğum toprakları çözümlüyordum. 20. yüzyıl, ötesinde berisinde olanca ağırlığıyla üzerime gelirken, neden intikam aldığını öğrenecektim. Sümerli rahibin, yarattığı devletle yüklendiği ana tanrıçanın bereketli topraklarına saldırısına benzer bir saldırıyla karşı karşıya olduğumu anladıkça, kendimin bile kendimden kaçtığını, geriye birkaç anlam damlasından başka bir şey kalmadığını görecektim. |