|
Maraş karadır, güneşin çocukları orada Azgın karabaşların gölgesinde Ölü gibi yaşamaktadır...
Alevilik denilince akla saz ile söz gelir ve gözlerimizin önünde halk ozanları canlanmaya başlar; Pir Sultan, Aşık Veysel, Mahsuni... Aleviler için saz ve söz vazgeçilmezdir. Alevilikte başkaldırının diğer adıdır saz ve söz. Kıyımlardan geçmişler, uzakları ve dağları mesken etmişler kendilerine, ama ölümüne de başkaldırmışlardır. Kimi zamanda sırf Kürt ve Alevi oldukları için vurulmuşlar.
Seksen yaşındaki Cennet Çimen, kör olmasına rağmen bu yakıcı kimliğinden dolayı gözleri oyulmuştur. Kürt kimliğiyle yaşamanın zorluklarıyla birlikte Alevi kimliğine de sahip çıkabilmek, sahip olmak belalı bir iştir. Lafı fazla uzatmadan asıl konumuza gelmek istiyorum. Halk ozanları vardır Maraş bölgesinin, kahır yüklü bir gemi gibidirler. Yükleri ağır ama batmıyorlar, kapkaranlık bir okyanusta yüzüyorlar doludizgin. Her biri ölümün, eziyetlerin, acıların, hor görülmenin çemberinden geçerek yüreklerini ve seslerini de bilemişlerdir. Bu ozanlarımızdan birkaçı, Ozan Emekçi, Ozan Ali Matur, Ozan Mehmet Şah Sultan...
Ozan Emekçi;
1967’de Mahsuni ile Osman Dağlı Elbistan’da konser verirler. Konserden sonra Alevi Kürtlerin ve solcuların evleri tahrip edilir. Ozan Emekçi’nin de amcasını yakalayıp sakallarını yolarlar ve sokaklarda sürüklerler. Bu olaydan bir ay sonra da amcası ölür. Buna küçük bir Maraş katliamı provası da diyebiliriz. Bilinir, o diyarda karabaşlar vardır ve azgındırlar. Bu karabaşlar, bildiğimiz masum dört ayaklı karabaşlara benzemezler, saldırgandırlar. Bunu ancak yaşayanlar bilir. Ozan Emekçi de birebir acıların, kıyımların tanığıdır. Bedel ödemiştir. Maraş katliamında kaybettiği yirmi akrabasının acısı sesine sinmiştir. Sesi artık boğazından değil yüreğinden çıkmaktadır. Dinleyeni içine alıp sarıp sarmalayan o kadifemsi ses aslında bir çığlıktır. Katliamın yapıldığı zaman Niğde’dir. Anlayacağımız, Ozan Emekçi’nin yaşaması tamamıyla bir şans eseridir. Niğde’de haberleri dinlerken, vurulan ilk dört kişinin arasında babasının da ismi okunur. Bunca içli eserleri yaratmasındaki üretkenlik, şehit düşen yirmi akrabasının etkisi var mıdır, bilinmez. Ama Ozan Emekçi’nin her albümünde ve her söyleşisinde bu derin yaranın izlerine rastlayabiliyoruz.
Öze dönüşün temsilcisi Ozan Ali Matur;
1925’ten sonra Şark İlleri Muşaviri Hasan Reşit Tankut tarafından hazırlanan raporlarda Fırat’ın batısında yaşayan Alevi Kürtlerin asimile edilmesini üst kurumlardan acil olarak talep eder. Bu bölgedeki Alevi Kürtlerin dağınık ve Türklerle birlikte yaşadıklarını belirten Hasan Reşit Tankut, şöyle devam eder:
“Kızılbaş oldukları için okuma ve yazmaya önem veriyorlar.” Yani yaklaşık yüz yıldır bölge insanı bilinçli, planlı bir asimilasyon politakasıyla karşı karşıya. Buna Türklerle içiçe yaşama da eklenince, doğal olarak dilde bozulmalar olmuştur. Ama dildeki bozulmalar çok ciddi boyutlara ulaşmamıştır. Bu noktada Ozan Ali Matur öze dönüşün temsilcisi gibidir. Kürtçe’yi dört dörtlük öğrenmiştir. Kürtçe deyişler okumakta, saz çalıp hakkın divanında durmakta. Sahneye çıktığı her yerde barış ve kardeşlik üzerine etkili ses tonuyla konuşmalar yapmakta. Kardeşliğin, barışın ve güzelliğin aşığı gibidir. Ali Dedeoğlu ile çıkardıkları albümleri barış ve kardeşlik için okunmuştur sanki. Çünkü yakınlarını gelecek güzel günler için özgürlük mücadelesine vermiştir Ali Matur. Bedel ve emek vermiştir.
Ozan Mehmet Şah Sultan;
Daha önce de belirttiğimiz gibi Alevilerde ozanlar geleneği vardır. Ozan Şah Sultan da Mahsuni ve Aşık Veysel’den etkilenir. Maraş bölgesindeki Sinemilli aşiretinin kullandığı Kürtçeyle çalıp söyler. Halkı başkaldırıya davet eder. Kürt olduğunu söyler. Ve 1980’de tutuklanır. Güçsüz olduğumuzu bilen ozanımız belki de insanları temkinli olmaya çağırıyordu. Henüz umudun ışıkları ülkemizin dağlarını mesken tutmamışlardı ve karabaşların azıtmasına dur diyebilecek kimseler de yoktu. Şimdi ise bir denge oluştu. Onların çağdışı vahşet dolu bir devletleri, bizim de gerillamız var. 1980’den sonra Avrupa’ya çıkmak zorunda kalan Ozan Mehmet Şah Sultan hala Fransa’da yaşamakta.
Üçü de sararmış bir sonbahar yaprağı gibi başka diyarlara savrulmuş, başka yerlerde yaşamakta. Ülkeden uzak. Tüm dertlerden sonra özlemin saplanmış paslı hançeri her gece yüreklerini kanatmakta.
|