|
Türk halkının, kendi egemenlerinin ideolojik-politik ve kültürel baskılarından kurtarılma gibi bir kimlik sorunu olduğuna inanıyoruz. Mevcut ulusçuluk halkın çıkarlarını az ilgilendiren bir ulusçuluktur. “Sınıfsız, imtiyazsız bir kütleyiz” biçiminde bir aldatmayla halkın çıkarlarına ters gelen Türk ulusçuluğunun sağlam bir ulusçuluk olarak halk tarafından kabul görmemesi gerekir. Kürt ve Türk halkının kimliğinin böyle bir ulusçuluk tarafından muğlâk hale getirildiği sınıf çizgisini yitirmesine ve kendi emek değerlerine bağlılığının muğlâk hale gelmesine yol açtığı bilinmelidir. Dolayısıyla burjuva ulusçuluğunu terk etmesi, kendi tipini bulması yararlı olacaktır.
Tabiî ki, bu burjuva ulusçuluğunun dışarıya ne kadar bağlı olduğunu, en Türküm diyenin bile nasıl ABD’ye, Avrupa’ya, bir zamanlar Hitler’e bağlılık geliştirmek istediğinin, Orta Asya edebiyatının bugün ABD ile nasıl at başı götürülmeye çalışıldığının göz önüne getirilmesi durumunda bunun hiç de Türk halkının emek değerlerine, ulus değerlerine sağlam bir karşılık olmadığını iyi görüyoruz. Dolayısıyla böyle bir ulusçuluk anlayışından kendini sıyırmak vazgeçilmezdir. Tabii ulusçuluğun içinde kültür, Türkiye’nin birlik bütünlük meselesi de vardır. Bunlar hep burjuvazi tarafından dile getirilir ve halklara karşı kullanılır. Halklara karşı kullanıldığı ölçüde ulusallık da şovenizm de gelişir. Şovenizm de halkları kör yapar.
Türk halkının bugün yaşadığı budur ve bunu aşarsa kendi öz kimliğine kavuşabilir. Ayrıca halk burjuva siyasetinin etkisi altındadır. Halkın bağımsız, özgür siyaseti çok zayıftır. Bu açıdan siyasi anlamda Türk halkının kimliğe ihtiyacı vardır. Kendi siyasi programına, eylemine ve siyasi kişiliğine ihtiyacı vardır. Bu nedenle kendi kimlik arayışını gerçekleştirmesini ilerletebilmelidir. Bu konularda Türk halkının bir sorunu olmadığını söylemek, halkın bir şey anlamaması demektir. Türk halkı için doğru bir ulus anlayışına, Kürt halkıyla eşit ve özgür bir temelde birliğe kadar ilerletilmelidir. Dışta da emperyalizme karşı olmayı içermelidir. İçerde burjuva ulus şovenizmine karşı sonuna kadar mücadele kimliğine kavuşabilmelidir. Politikada her türlü burjuva politikacısıyla olan sınırlarını aşmalıdır. Bağımsız eylemiyle bunu kanıtlayabilmelidir. Yine kendi sosyal, kültürel yaşamı vardır. Mevcut kültüre, basın-yayına damgasını vuran tamamen burjuva içeriktir, bu da sosyal yaşam tarzında burjuva taklitçiliğidir. Burjuva tüketim toplumunu en geride ve güdüleriyle yaşamadır. Bunlara karşı da kendi sosyal yaşamını, kendi sınıf çıkarlarına ve kişiliğine uygun hale getirebilmelidir. Bütün bunlar kimlik sorunlarıdır, uğruna daha çok çaba harcaması, örgüt ve eylem geliştirmesi gerekir.
Görüşme yolları bizim güncelliğe sunduğumuz iyi bir yöntem olmakla birlikte, Türkiye’deki resmi temsilcilerin buna gelmediğini iyi biliyoruz. Hatta sol olan birçok devrimci muhalefet odağının, görüşme yöntemine fazla itibar etmediğini görüyoruz. Bu kendilerine ne kadar güvenmediklerini gösterir. Yöntemin eleştirisel olması, ama görüşmelere de açık olması kendine güvenenlere güç verebilir. Kendine güvenmeyenlere ise güç vermez ve saklanmalarına, kaçmalarına yol açar. Dolayısıyla burada, bu çerçevede de olsa tekrar buluşmak bir güvenin ifadesidir, kararlılığı dile getirir. Ben her zaman söylerim: Yanlışlıklardan doğruya geçildiğinde ve daha sonra ısrarla takip edildiğinde iyi sonuçlar doğabilir.
En anlamlı birlik, doğru ve halkların gönüllü yaşayabileceği birliktir. Bu iyi görülmüş ve temeli de sağlam atılmıştır. Şimdi daha üst düzeyde hayata geçirmek gerekiyor. Bu da tabiî ki akıllı, yaratıcı devrimcilerin öncülüğüne ihtiyaç gösteriyor.
Şimdi bu kadar, okumanın geliştiği, insanın bu kadar ilerledik dedikleri bir çağda, büyük düşünceyi okumalıdırlar. Ben sırf bu konuda kendi payıma düşen açıklığı yerine getirmek için sır bile olabilecek birçok şeyi açıkladım, dürüstlükle ve burada da öyle kişisel endişeler, hatta örgüt endişelerini bir tarafa bırakarak. Niçin? Varsa onun düşünme gücü, biraz kafasını zorlasın. Ben yine demiyorum, bizim hakkımızı, hukukumuzu şöyle versinler, ama hiç olmazsa kendi ulusal çıkarları, Türkiye insanına özgü dar bir çevrenin fanatik bir inancın çıkarı böyle değildir. Türkiye insanı daha az kavgalı, olgun, barışçıl, biraz daha yücelmiş bir Türkiye insanı için düşünsün. Hayat pahalılığı altında inim inim inleyen ben değilim. Kıyamet kadar ahlaki çöküntüden tutalım, siyasal bunalıma kadar, gelişmelerin sorumlusu ben değilim, bu kötülüklerin mucidi PKK değildir. Her ne kadar kamuoyunda bir şeytan yumağı yaratılmak isteniyorsa da “en büyük hain”, “en büyük kötü” , “en büyük bilmem ne”, kesinlikle iftiradır. Bunun için de zaten bu gerçekleri alabildiğine açıkça ortaya koydum. Bu ağızlardan tutalım, olası sempati duyan kesimlere kadar biz, geniş bir politik raporu gündemlerine sunduk. Böyle ucuz taraftarlık istemem, fakat ucuz düşmanlık da bana çok basit geliyor.
Türkiye insanının kendini büyütmesi, çelişkilerine doğru yaklaşması için vicdanını biraz çalıştırabilmeli, biraz yürek büyüklüğünü gösterebilmelidir. “Türk yurdunun bölünüp-parçalanması, Türk milletinin bölünüp-parçalanması” bana her zaman çok basit bir olay olarak gelmiştir. Hemen, ikide bir o şeyi ortaya çıkarıyorlar. Gerçek eğer kalplerin çözümü ise, gerçek eğer halkların çıkarlarının gereği ise, gerçek eğer bütün bunlar belli bir eşitlik temelinde isteniliyorsa, gerçek birlik isteyen biziz ve bu da böyle çok zayıf olduğumuz için, şunun bunun için değil, kesinlikle birliğin bundan başka tanımını da kabul etmem. Ne felsefede ne politikada, “bu bölecekler, şey edecekler” öyle değildir. Kökü dışarıda diye çok şey söylendi. Şunu çok açıkça belirteyim ki, hiç bir akım bizim kadar ülkedeki halkın çıkarlarını yaşamadı. Mesele birlikte fiziksel bir yaşama değildir, köklü hayati çıkarlarını yaşama ise, bu bir yurtseverliktir, demokrasidir. Tahmin etmiyorum, çok enderdir. Bizim bu konuda bu kavramlara hakkını vermek için yaşadığımız yaşantıyı bu kavramların aleyhine en ufacık bir zarar da olsa verecek duruma yönelmek ne demek? Tam tersine, bunlara alabildiğine yüceliği verecek çok şey beklenir. Takdir edilmesini, kavranmasını bekliyoruz.
Bizim istediğimiz Türkiye halkıyla birlikte nasıl yaşamaktır? Şimdi, tabii kardeşçe yaşamaktan yanayız. Fakat şunu düşünelim, acaba Türkiye halkı kendi temsilcileri, kendi reyiyle bir kardeşlik istiyor mu? Şunu açık söylüyorum, yani, “benim şöyle ezik-büzük de olsa, zayıf da olsa, dilsiz de olsa bir kardeşim vardır” diyor mu? Demiyorsa, öyle birisinin olduğuna bir defa inanmam. Şimdi yoktur derse, “Doğu olayı geriliktir, sürgün yeridir” diyen kim? “Mahrumiyet bölgesidir”, öcü gibi bakılan, korkulan ve bunu hep duyan kim? Demek ki bir şey var. Eğer kardeşimdir diyecekse, böyle çok genel olarak söylediği, böyle çok değer veremediği bir şey var. Biz bu kardeşi, biraz kendini savunma, biraz ben varım deme şeyini, ha ben de varım, benim de o aile içinde birtakım haklarım var dediğinde kızma, öfke olmamalıdır, Var işte, gerçekten binlerce yıldır yaşamış, çalışmış, halen de kör topal yürümek isteyen birisi. Buna saygı gösteririz. Türkiye halkı buna saygılı olmalı ve eğer kardeşine bir değer veriyorsa, en azından onun kimlik kartına, adına dedim ya, yani adını bile kendisine vermeyecek kadar hor görmemelidir. Türk diyorsa, içte bir Türk’e yaraşır gibi bakılmadığını herkes bilir. Burada ikiyüzlülük kaldırılmalıdır. Sadece o sahte Türklük teorileri Türklüğü bulandırıyor. Bunu da söyleyeyim, Türklüğün itibarını da düşürüyor. Türkiye halkının da yücelikleri olduğuna inanırız. Gerçekten biz, etle tırnak gibiyiz. Türkler işgalcidir, istilacıdır derken, orada bizim kastettiğimiz güç, sınıflar bellidir. Onların şovence yaklaşımlarını koymuşuz. Fakat Türk halkının gerçekten tarihinden günümüze kadar değerleri vardır. Bu değerleriyle bile kaynaşmak, bizim rahat yaşamamız demektir. Açık belirteyim, benim için bile bu değerler içinde daha rahat yaşama imkânı olabilir diyorum. Ve bu dünyada da fazla yoktur, mesela, işte şu sosyalist ülke, şu bilmem Batı ülkesi, hatta bu Ortadoğu ülkesinde rahatlık var demiyorum ve onu da söylerken yaşama kudretinde demiyorum. Büyük sabırla, tek başına ama orada daha rahat yaşama imkânı var.
Tabii bütün bunlar şu sonuca götürüyor: Türkiye halkı durumunu kökten bir yoklamalıdır. Her ne kadar kendi egemenleri tarafından son derece koşullandırılmış bir durumu yaşıyorsa da, kardeşinin bir uyanma durumu gerçekleşiyor ve hesap sormaya kalkıyor. Yanlış mı vuruyor? Az mı vuruyor. Bu o kadar önemli değildir. Bir isyan durumuna yöneliyor.
Türk halkı kadar bu halk da bu vatan için, bu topraklar için kan dökmüştür, ter dökmüştür. Ben onu koydum. Bunu da görmek durumunda. Dolayısıyla bunu istememizin nedeni; daha fazla kan dökülmeden, âdil bir biçimde sonuçlanmasını istiyorsak, yani böyle bir büyüklük kompleksine tutulmadan, aman “ben şöyle bölünürüm-parçalanırım” demeden kendini uygarca bir tartışmaya, sorunları uygarca koymaya hazırlanmalıdır. Farz edelim ki, Türk halkı bu konuda gerçekten kendini gözden geçirmek durumunda ve gerçekten biz çok mecbur olduğumuz için, yalvardığımız için değil, kendisi için daha esenlikli, daha sağlıklı bir yaşam için bunu yapmalıdır. Buna biraz da mecburdur. Yapmasa en çok kendi evlatlarını burada toprağa verecektir. Şimdi bir kaç yüz bin kişi verdi, yarın çok fazla sayıda verecektir. Bunu ben gerçekten istemiyorum ve gerçekten o insanlara acıyorum. Belki bizden daha fazla sayıda gider, o mesele değil, ama orda da bir tek Anadolu çocuğunun gitmesi bile gerçekten acınır.
Türkiye halkına şunu söyleyelim. Halledemeyeceğimiz hiçbir meselemizin olmadığına inanıyorum, halkın iktidarından tutalım, halkın parlamentosu, halkın yönetimi, halkın yargısını, halkın emniyetini paylaşma konusunda, özgür bir tartışmaya, sonuna kadar varız. Biraz daha fazla Türk halkının da olsa, en azından bizim de yani ihmal edilmiş, geri kalmış bir kardeş de olsa, onun da biraz kendine geldiği bir ortam kabul edilmelidir. Ben burada bazı kişileri yeniden, tüm şeylerin kaynağı bu adamlardır, bunlarla sonuna kadar şöyle çarpışarak hallederiz veya anlaşırız, böyle bir fikrim yoktur. Kavrayış, kavram olarak Türkiye siyasal sistemi kendini gözden geçirmelidir. Resmi siyasal sistem hangi bakan, başbakan, bilmem devlet başkanı tarafından temsil edilirse edilsin, Türkiye’nin yönetiminin çok acımasızca üzerimize gelme durumları vardır.
Kavranamamış durum şudur; idam kararlarından tutalım, imhaya kadar ve bunu örgütlendirerek gittikçe de daha güçlü bir teknik temele büründürerek sonuna kadar sürdürmek istiyorlar. Ben bu politikaya karşı direneceğim. Bunun derin bir haksızlıktan kaynaklandığını, politik bir çözüm olmadığını, politikasızlık olduğunu, kaba bir zordan başka bir olay olmadığını iyi bildiğim için, ben de zora yükleniyorum. Koydum, gerçekten yine çok zayıf, olanaksız, ürkek bir şeyden bu kadar benim gibi kendi sorumluluğumla, bir organizasyonla, neler yapılabileceği ortaya konuldu. Şimdi bunu bazıları daha fazla geliştirebilir. Hem de çok farklı ve ben bunun hayranı da değilim. Yani şunun için, yan örgütlerle, kör kütük bir zorda çıkış arayanların karşısına meşru sonuç alıcı zor çıkar.
O halde yapılması gereken, her şeyi bunda halleden bu zor anlayışı olan “asarız, keseriz, konuşturmayız, keseriz dilini” tarzındaki politika gözden geçirilirse, biraz buzlar çözülmeye başlar. Bunları Kürt halkı da Türk halkı da, kendi politik resmi temsilcilerinde bunu görmek ister. Bunu görmedikçe kuşkusuz, güvensizlik kesinlikle artar. Bu konuda çok politik çabalar var. Bu çabalara bir anlam verilmek isteniliyorsa, en temel sorunlara biraz bakılması sağlanılmalıdır.
Şimdi PKK ölümden de korkmayacağını kanıtlamıştır. Şu anda muazzam bir fedailik durumu gerçekleşti. Ölüm bir yerde kurtuluş durumuna geldi. Biz bugün bunu parti için yaptık. Yarın bütün halk için yapacağız. Ölüm bir kurtuluştur. Ben bu noktayı yaratabildim. Ama şu anlamda ölüm bir kurtuluş değildir. Daha güzel bir yaşam varsa, ölüm kesinlikle doğru değildir. Daha güzel bir yaşamı kimler zehir etmiştir? Daha doğru bir yaşanın önünü, korkunç tehditlerle, yöntemlerle ve yaklaşmamızı bile önleyen kimlerdir? Yani kendi toprağını, kendi tarihini, kendi kültürünün yanına bile yaklaşmayan bir yaşama kimse yaşamdır demez.
Kendi kimliğini bile söyleyemeyecek kadar insanlıktan çıkmış birisinin yaşamdan bahsetmesi, kesinlikle mümkün değildir. Bize dayatılan budur. Yani şimdi bir keçiye sen koyunsun, koyun olacaksın denilse, keçi kendi gerçekliği içinde bunu kabul etmez. Bize dayatılan budur. Bu anlamsız politikada ısrar büyük bir tehlikeye yol açacaktır. Şimdi de biraz açmıştır, ileride daha fazla açabilir. Yine benim bu konuda tüm göstermek istediğim çok büyük bir şiddeti geliştirmek değil de özellikle bunun çıkış yolu olmadığını kanıtlamaktır. Eğer kanıtlamışsak, Türkiye kamuoyu için gerçekten bu bir hizmettir. Bu şiddet çarpışması ortamı iyi bir ortam değildir. Bu konuda ordumuza güvenmeyelim, bilmem elimizde şöyle silahlar var, buna fazla güvenmeyelim, kendimizi daha politik çözümlere alıştıralım diyorlarsa, bu çaba bir hizmettir. Ve böyle kavranılmasını da isterim. Yoksa ezeriz biraz daha üzerine gideriz, bitmelidir, bunda sorumlu ben değilim. Bundan sonra doğacak yüzlerce, binlerce kişinin ölümünden ben sorumlu değilim. Politikamı yürüteceğim, çözüm diyorsan buyurun, bu temellerde kim kendinde sorumluluk görüyor; yeni partiler, iktidarda olanlar, olmayanlar var. Yine bu konuda sivil aygıt, askeri aygıt vardır, sorunların çözümünde kim kendini güç merkezi, çözüm odağı olarak görüyorsa, sözümüz şüphesiz onlaradır. Bu öyle hemen bir politik öneri değildir. Sorunlar üzerine bir defa düşünme cesaretini göstermeliler.
Ben bundan sonra tüm günlerimi bunun olağanüstülüğüne harcayacağım. Ha, kimisine göre, “yahu bu iş bununla başladı, bununla biter. Bu büyük bir yanılgıdır. Ben baştan beri yarın ölecekmişim gibi bu işin tedbirini almışım. Direnme olanakları arttırılmıştır. Çelişkiler açığa çıkarılmıştır ve çözüm yolları da gösterilmiştir. Çözüm tıkanmak istendiğinde, çelişkiler zorla halledilecektir. Politik çözüme ulaşmak veya zorla engellendiğinde devrimci zor gelişecektir. Nitekim gelişmeler biraz bunu gösterdi. Daha aşırı gelişip gelişmemesi bize bağlıdır. Çünkü biz önce zora başvuran değildik. Çünkü biz önce devlet değiliz, önce silah elinde olan biz değiliz, önce bilmem örgütlü olan da biz değiliz. Kürtleri örgütsüz, onları zayıf yakalamak, günü geldiğinde ucuz kullanmak ve günü geldiğinde de yerle bir etmek insani bir politika değildir. Ben bunun derin etkisi altında politika oluşturuyorum. Bu zayıflığı giderebiliriz, fakat giderirken, Türklüğün de canına okuruz gibi bir şeyim yoktur. Yine böylesine bir temelde çözümleri canlı tutmaktan, ben de yana olduğuma inanıyorum. Bu konuda çeşitli partiler, kişiler, çevreler buna Türkiye’nin bütün demokratik gelişmesini isteyen Türkiye’nin bütün bağımsızlığını isteyenlere, liberalinden tutalım, sosyalistine kadar, askeri görevlisinden tutalım, sıradan bir bekçisine kadar, memuruna kadar, bu temelde bir düşünmeye bir çözüme kendileri meyilliyse sanırım bizlerde de gelişecek eğilim budur. İhtiyatlı yaklaşacağız, bir daha oyuna gelmemek için biz de sonuna kadar tedbirlerimizi alacağız. Çözüme kendini yakın gören partiler, demokratik kuruluşlar bizden kesinlikle destek bulur, onların imkânları daha fazladır. Onların yöntem geliştirme, araç saklama, imkânları daha geniştir. Bu adımları atmaya cesaret etmelidirler. Biz günlük olarak nefes bile alamayacak koşullarda mücadele ediyoruz.
Bu insanlara kendi kaderlerini özgürce tayin sahası gerekli. Ondan önce, dediğim gibi, bunun için büyük insan faktörünün, bilincinin, yüreğinin ayaklandırılması gerekir ve bunun için illâ Türklerden ayrılacağız, gibi bir düşünceyle yola çıkılmıyor. Dikkat edilirse, bizim baştan beri sorunu koyuşumuzda, kesin bir ayrıcalık olayı ile bu işe girişilmemiştir. Hayır, yazılar değerlendirilirse, yüzde doksanı aşkın içerik sosyal ilişkiler, ekonomik ilişkiler, siyasal ilişkilerde bir canlanma bir ivme... feodalizmi aşma, Türk ulusu ile ilişkilerde bir eşitliğe ulaşmadır. Gerçekten Türk yazarları niye bu sonuca yaklaşmıyorlar? Dünyayı inceliyorlar, küçük halkların pratikleri inceleniyor. Bu kadar tarihsel, yakinen seni ilgilendiren bir olay var, incelemek gerekir. Hiçbir şey yapamıyorsanız, parti kuramıyorsanız, mücadele edemiyorsanız inceleme cesaretini göstereceksiniz.
Şimdi mücadele, ben sırf bunun için eylemi yüz kat daha geliştirmeyi düşünüyorum. Yani asker sopasıyla bu işin halledilemeyeceğini belirtmeliyim. Çünkü çok ciddi bir ahlaki meseledir. Bu çok önemli. Çoğu öyle sanır ki, “PKK’nin düşünceyle, fikirle ilişkisi yok, yalnız silah biçiminde terör yapar.” Televizyon ve basında verilen görüntü de bu. Hayır, alakası yok, bizim günlük olarak burada oluşturmak istediğimiz ilişkiler çok farklı durumların olduğunu ortaya koyar. Sorunu ortaya çıkarma gücünü gösterdiğimiz için büyük memnuniyet duyulması gerekirdi. Bir de derin bir korkudan kurtulursun. Nedir bu? “Yahu, bunlar bir gün başkaldırırsa.” Şimdi oynayanlar çok olacak. Var zaten, kötü oynama! Hiç önemli değildir. Zor dönemde kötü oynama daha da kötüdür. Olumlu yaklaşımlar önemli, iyidir. Nedir bunlar? Başkalarının fazla müdahale etmediği, kendi özgür bilinciyle insanın soruna sahip çıktığı ve işte fazla sopaları, silahları konuşturmadığı bir çözüme cesaret etmektir. Söyleyeyim, bunu devlet büyükleri yapmalı demiyorum. Hayır, onlardan fazla şeyler beklemeyeceğiz. Biz bu işleri halkla, halklarla yapıyoruz. Bu işe daha çok nereden bakması gerekiyor? Ama diyeceksiniz halktır, onun demokrasi kültürü ne halde? Kendi kaderini seçmede, Türk halkı da belki bizden daha az şartlandırılmış.
Şimdi tarafların durumları çok ciddi, Kürtlerin kendi konumlarını ele alarak incelendiğinde konumları çok ciddi! Sahipsizliklerinden öteye, çok kötü bir duruma bırakılmışlar, onlar da artık buna razı mı edilmiş diyelim. Buna onay vermiş demeyeceğim, meşru görmüş demeyeceğim, ama o konuma getirilmişlerdir. Türkler de bu sorun karşısında o kadar çağ dışı bir konumda kendilerini tutuyorlar ki, meseleyi halledelim adı altında, aslında her türlü tehlikeye açık.
Bu mücadelemizin ortaya çıkardığı halk gerçekliğimiz, ortaçağ kalıntılarından önemli oranda kendini arındırmıştır. Ve yine Türkiye’de özellikle sınır tanımayan bir baskı, sömürü ortamına karşı da dikilen bir konuma getirilmiştir. Bu bizim Türkiye halkına da yapabileceğimiz en büyük iyiliktir. Kendisinin de benzer bir konuma gelmesinin halklarımız arasında eşit ve özgür kardeşlik ilişkilerine götüreceğine inanıyoruz. Sürekli bu inancı muhafaza ettik. Yurt dışında bazı güçlerin piyonu safsatası kesinlikle kendisi böyle olanların iddiasıdır. Türkiye halkını sevme, ona değer verme bizde bir ilkedir. Kökü dışarıda olan, dışarının parasıyla silah alan ve bunu halklara karşı kullanan ve kendilerine de şöyle böyle Türkçüyüz diyenlerden değiliz. Biz onlardan kırk kat daha fazla Türkiye halkına yakınız, sevgimiz vardır, saygımız vardır.
PKK gerçekten özellikle Türk-Kürt halkı ilişkilerinde çok büyük bir haksızlığın olduğu bilinciyle yola çıkan kesinlikle Türkiye halkının varlığına saygılı olan, onun gerçekten bağımsız ve demokratik bir temelde kurtuluşuna inanan ve kendisinde en yiğit tarihten günümüze kadar değerlerinin olduğunu bilen, bunu esas alan, bundan güç alan ve bunu kendi halkı içinde görmek isteyen yani bağımsızlık ve özgürlüğün kendisi için de gerekli olduğuna inanan, iki halkın arasında güzelliğin kendisi için de gerekli olduğuna inanan, iki halkın arasında güzel doğru haklı ilişkilerin kurulmasının halklarımıza da en yakışır bir düzen olduğuna inanan ve gerçekten bu temelde tüm gücünü ortaya koyan ve ancak bu düşünceye derinden bağlılıktır ki, büyük direnme ortaya koyabilen ve kendisini bu güne kadar getirmesini bilen bir harekettir.
Büyük haksızlık baskı ve sömürü var. Ondan da öteye bizim için adımızın bile kabul edilmemesinin bir siyaset olarak sürdürülmesi durumu var. Gerçekten tarihi temeli böyle değildir. Kürt halkı da Türk halkının bin yıllık Anadolu’daki yoğunlaşmasında büyük emeği geçmiş ve gerçekten önemli oranda omuz omuza yaşamış ama onu haksız özellikle de egemenleri tarafından haksız saldırılarında hem kullanılmış, hem de daha sonra bundan büyük zarar görmüş bir halktır. Bu büyük bir haksızlıktır. Bütün gelişmemize bu haksızlık damgasını vurmuştur. Bu haksızlık nedir? Niçin bu kadar geliştirildi? Ve nasıl koşturuldu? Bu büyük bir sorudur ve büyük cevabımız PKK’yi oluşturmak biçiminde olmuştur. Büyük baskılar söz konusudur, Türkiye’nin düzenli orduları uzun bir süredir bu işin peşinde oldular. Tutuklamalar, baskılar, işkenceler geliştirildi. Yüzlerce mensubumuza idam cezası verildi, onlarcası zindanlarda, yüzlercesi dağlarda şehit düştü. Bu büyük bir haksızlıktır. Bu haksızlık devam ettikçe, bu şiddet devam ettikçe şunu açıkça belirteyim ki, büyük haksızlığa karşı, büyük direnme beklenmelidir.
Karşı taraf büyük bir haksızlık konumundadır. Tarihten günümüze kadar bir mirası devraldı ve onu günümüzde de -pek inanmasa da- sürdürmek istiyor. Tarih bir hüküm biçmiş, yut içinde erit! Ancak bu taş bu sefer pek yutulacağa benzemiyor. Bu lokma mideyi bu sefer parçalayabilir. Onun için baskı, imha, eritme politikasından vazgeçmelidir. Bunun yerine daha uygar bir tartışma, yine daha çözümleyici bir politik mücadeleye, uyduruk değil, biçimci değil, ikide bir ordu sopasını kaldırsın herkesi politik sahneden kaçırtsın türünden politikacılık olmamalı. Ve biz de bu oyuna gelmeyeceğiz. Gerçekten politikadan çözüm bekleyen ve buna inanan önderler, partiler ortaya çıkarsa, onlar çözümleri bu temelde en azından tartışmak isterlerse, biz buna büyük bir memnuniyetle karşılık veririz. Şiddet olayını hemen durdurabiliriz. Kaba baskı, işkence durdurulsun, bizim en ufacık bir zor yönelimimiz görülmeyecektir. Onun için de gerekli adımı atması gerekenler biz değiliz. Biz çok zorunlu bir savunmadayız. Saldıran diğer taraftır. Dolayısıyla çözüm de onlardan gelmek durumundadır.
Önderliğin 10 Nisan 1992 çözümlemesi ve 1988'de M. Ali Birand ile yaptığı röportajdan derlenmiştir. |