|
Bu sorunun cevabina ulaşabilmek icin, oncelikle T.C. nin 84 yıllık gecmişine kısaca bir bakmak gerekir. Evet 84 yıl önce T.C diye temelsiz bir devlet kurdurulmuş ve bu kurum gerek icerde gerekse dışardaki kurucularına hizmet etmekten baska hiç bir işe yaramamaktadır.
Öncelikle bir devletin kurulabilmesi için vatan denen toprağa ihtiyaç vardır. Şuanki sınırlara baktığımızda yaklaşık üçte biri Kürtlere ait olan geri kalanı ise Osmanlıdan miras alınan topraklardan oluşmaktadır. Kürtler yeni kurulacak cumhuriyete her yönüyle eşit olması koşuluyla gerek kurtuluş savaşında ve gerekse devletin kurulmasında destek vermiş ancak, devletin içerdeki kurucu taraflardan biri olan Ittihat ve Terakki nin ihanetine ugramışlardır.
Bir devletin oluşabilmesi için gereken şartlardan biri de ulus tur. Kürt ulusunun T.C. nin sınırları içindeki nufusu bugün itibariyle yaklaşık otuz milyon civarındadır. Diğer halklardan olan nüfusu da çıkardığımızda mevcut Türk nüfusu toplam nüfusun yarısından bile az çıkmaktadır. İşte İttihat ve Terakki zihniyeti Kürt ulusunun önemli bir kısmını kandırmak suretiyle birlikte bir devlet kurmayı vaadetmış ve kuruluş yıllarında Kürtlerin önemli bir destegini arkasına almışlardır. Ancak Kürtler daha kuruluş sırasında ihanete uğramışlardır.
T.C. nin bugünkü resmi dilinden tutalım kültürüne ve geleneklerine kadar, sistem, tamamen çalma çırpma, başkalarının değerlerinin bir kısmını kendine maletmekten ibarettir. Dolayısıyla diyebilirizki nerdeyse olmayan bir halkla, olmayan bir vatan üzerinde, çalıntı bir dil ve kültürle yeni ve uyduruk bir devlet kurulmuştur. Demekki bu devlet yanlış temeller üzerine kurulmuş ve varlığını bu vatanın asıl sahiplerini imha ve inkarına borçludur.
Peki bu devlet kuruluşundan bugüne kimlere hizmet etmiş ve nicin hizmet etmiştir? Bu devletin ustun ırkı olan Türklere hizmet etmek amacıyla kurulmadığı, kuruluşundan beri sistemin uygulamalarından anlamak sonderece basittir. Tamamen militarist ve tek parti diktasıyla, tek dil, tek ırk, anlayışıyla kurulan bu devletin, halktan çok militarist bürokrasiye ve işbirlikçilerine hizmet ettiği apaçık ortadadır.
Çünkü bu zihniyet, çok partili sistemle birlikte sözüm ona üstün ırk olan Türklerin büyük bir çoğunlukla destekledikleri partilerin iktidara gelmesini de hazmedememiş ve düzenli araliklarla hegemonyasını kaybetmemek için sözümona demokrasiye bıçak çekmiştir.
Bu demek oluyor ki, her ne kadar yasalarda halkın egemenliği esas alınmış olsada uygulamada böyle bir şeye rastlanmamaktadır. Sistem cumhuriyet ve demokrasiden cok militarist azınlığın coğunluğa hükmü, esasına dayanmaktadır.
Demekki devlet sınırları içerisinde üç kesim vardır:
Birincisi, Ittihat ve Terakki zihniyetindeki militarizm ve destekçileri, bu kesim nüfusun yaklaşık % 10 nu oluşturur.
İkincisi, Bu zihniyeti taşımayan milliyetçi muhafazakar kesim, buda nüfusun yaklaşik % 55 ini oluşturur.
Üçüncüsü, Kürtler ve Türkiye`de yaşayan gerçek demokrasiyi savunan emekçiler dir . Bu da nüfusun % 35 ini oluşturmaktadır.
Birinci grup son iki grubu kendi hegemonyasında tutmak ve iktidarını sürdürebilmek için 84 yıllık süreç içerisinde ne gerekiyorsa yapmış ve yapmaya devam etmektedir. Silah ve ekonomik gücün önemli bir kısmını elinde tutan bu birinci grup amacına her zaman ulaşmış ve iktidarını günümüze dek sürdürmüştür.
Peki nasil oluyorda nüfusun % 10 luk kısmını temsil eden bu militarist zihniyet, nüfusun % 90 ına hükmedebiliyor? Bunun bir çok yöntemi mevcuttur. Öncelikle ikinci grubu, vatan elden gidiyor ve vatan millet sakarya söylemleriyle çok basit bir yöntemle kendi tarafında tutabiliyor ve emelleri için bu kesimin fakir cocuklarını ölüme sürükleyebiliyor.
Kürtleri ise, her zaman imha ve inkarla dize getirmeye calışmış veya çeşitli baski ve çıkarlar sağlayarak kendi saflarına katmayı başarabilmiştir.
İşte militarizmin başta kendi emellerine ulaşmak ve işbirlikçilerine hizmet etmek amacıyla iktidarını kaybetmemek için son muhtırayı yapmış olduğu ortadadır. Cunhurbaşkanlığından yargıya kadar devlet kurumlarından en önemlilerini elinde tutan militarizmin, cumhurbaşkanlığı kalesini milliyetçi muhafazakar kesime kaptırmamak ve dolayısıyla erkini sürdürebilmek için muz cumhuriyetlerinde bile görülmeyen kendi koyduğu kurallarını bile ihlal etmiştir.
Peki militarizmin içerdeki ayağına bu hareket serbestisini tanıyan ve her zaman destekleyen dışardaki işbirlikçi buna karşılık ne talep etti ve beklentisi nedir?
Bu sorunun cevabına baktığımızda çatışma ve istikrarsızlık ortamının bu güçlerin ekmeğine yağ sürdüğünü ve politikalarını uygulamalarına hizmet ettiği apaçık ortadadır. Bunun için de içerde siyasi istikrarsızlık ve halkları biribirine kırdırmak suretiyle oluşacak puslu havadan hedefini yakalamaya calışmaktadır.
İşte tamda bu süreçte Ankara nın genelde orta sınıf ve yoksul kesimin yoğun bulunduğu Ulus semtinde, sivil halkı hedef alan kanlı bir patlama meydana geldi ve bunu gerçekleştirenler daha hiçbirşey belli değilken politikalarını uygulayabilmek için planlandığı gibi Kürt Özgürlük Hareketine mal edildi. Tabiki bu plan kamuoyunun büyük coğunluğunca bilinmekte ve sadece kafa karışıklığına yol açmış bulunmaktadır.
Tek amacı hegemonyasını sürdürmek ve politikalarını uygulamak olan bu eli kanlı militarizmin tarihine baktığımızda bu sonuca ulaşmamız cok zor değildir.
Gerek son muhtıra metninde ve gerekse bu son provakasyonda hedefin dunyanın heryerindeki Kürt Ulusu olduğu bir kez daha ortaya çıkmıştır.
Sonuç olarak, patlayan, aslında Kürt Özgürlük Hareketi karşısında yenilgiye mahkum olan bu çarpık ve adaletsiz sistemin ta kendisidir. Bununla birlikte açıkça ilan edilen topyekün savaş ve imha planına karşı Kürt Ulusu ve emekçi demokrat kesim uyanık olmalı ve her alanda birlikte ve etkin bir mücadele anlayışı sergilemelidir. Eğer bu patlama iyi okunur ve gerekli tedbirler alınabilirse bu sefer çürümüş sistemin kurtuluş şansı yoktur. |