Milliyetçiliğin ve doğal kapitalist milliyetçiliğin uzantısı olarak
faşizm ideolojisinin özgünlüğünü anlamak için, yurtseverlik ve
kültürseverlikten ayırt etmek gerekir. Etnik topluluk, milliyet ve ulus
olarak, binlerce yıl emek harcanarak açılmış ve yurt haline getirilmiş
toprağı sevmek ve bağlanmak, kutsal bir değer ifade eder. Bu değerden,
yani yurtseverlikten yoksun bir insan en çok yabancılaşmış, yaşamın
kutsallığından uzaklaşmış ve lanetlenme sürecindeki insandır. Eğer bir
topluluk bu duruma uğramışsa, o topluluk, en günahkar, lanete uğramış
ve buna layık olan bir topluluktur.
Anayurttan kaçış, doğduğu
toprakları hor görme ve terk ediş, anaya, ana tanrıça kültürüne ihanet
demektir. Zorunlu göç ve ekonomik nedenlerle anayurdu terk etme, ama
kalbinde sürekli ana toprak sevdasını saklama, bütün yüce duygu ve
düşüncelerin temelidir. Bu sevdası olmayanların tüm duygu ve
düşünceleri kirli ve tehlikelidir. Ahlakı bozuk ve saldırgandır.
İnsanlığı mahfeden kesim, ister şoven milliyetçilik ister
kozmopolitçilik biçiminde şekillenmiş olsun, bu tarz topluluklardan
oluşmaktadır. Bu toplulukların özünde toprakseverlik, yurtseverlik,
kültürseverlik yoktur. Milliyetçilikleri ve kozmopolitlikleri bir
madalyonun iki yüzü gibidir ve aynı parayı ifade etmektedir.
Kapitalist
milliyetçilik, laiklik hareketiyle zayıflayan dinsel ideolojinin yerini
tutan yeni din rolündedir. Aralarındaki fark, milliyetçiliğin bazı yeni
bilimsel kavramları temel almasıdır. Ulus, devlet, toplum ve yönetim
anlayışlarında ortaya çıkan son bilimsel verilerden yararlanmaya
çalışmaktadır. Aşiret şovenizmiyle ümmet, yani aynı dinden olan cemaat
şovenizminden farklı, ama aralarında oldukça bağlılıklar bulunan çağdaş
bir şovenizm türüdür. Şovenizm, toplulukların doğdukları günden beri
kendi gerçekliklerine verdikleri anlam ve tapınma duygusu olarak
tanımlanabilir. İlkel komünal dönemde klanların kendilerini totem
denilen sembollerle tanımlamaları, daha sonra topluluk geliştikçe
sürekli değişim geçirip yeni tanımlamalara kavuşacaktır. Neolitik
toplum, daha gelişkin anaerkil toplum, ana tanrıça dinine yol
açacaktır. Ana ve kadın merkezli bir tapınma gelişir. Toplumda dişil
özellikler egemenlik kazanır. Kadın tanrıçalar bu gerçeği sembolize
ederler.
Köleci toplumun hakim olgusu devlettir. Devlet;
toplumun sembollerini, anlam tanımlamalarını geliştiren tapınak
etrafında oluşmakta, öneminden ötürü sürekli yüceltilmektedir.
Etrafında gelişen hakim sınıf, elde ettiği eskiden hayali bile mümkün
olmayan yepyeni ayrıcalıklarını sembolize etmeye ve topluma egemen yeni
din olarak sunmaya çalışacaktır. Mitoloji, bu çabaların en gelişkin
ifadesi olarak düzenlenmektedir. Özünde sınıflı toplumu gizlemeye, yeni
hakim sınıfı ve onun devletini en doğal ve kutsal varlık olarak
sembolize eden kavramlarla üstün kılmaya çalışmaktadır.
Toplumun
emekçi kesimlerinin ise sadece hizmetçilik için yaratıldıkları, her tür
cezaya müstahak oldukları ve hor görülmeleri gerektiği yine bu
mitolojilerin temel bir işlevidir. Sonuçta egemen ideoloji, duygu ve
aşırı biçimi olarak din gibi de anlaşılması gereken şovenizm tarzında,
topluma egemen olarak en büyük gerçeklik rolüne bürünmektedir. Toplumun
tüm düşünce ve duygularını bu mitolojik şovenizm işgal etmektedir. Bu
durum hakim sınıfa muazzam yönetim gücü kazandırmaktadır. Dolayısıyla
tapınakların önemi artar. Kurulan her kent devletinin ilk işi, kutsal
bir mekan olarak görkemli bir tapınak kurmaktır. Tapınak kadar yönetimi
rahatlatan başka önemli bir kurum yoktur. Cezaevi, genelev, sanat
evleri de önemlidir. Ama rolleri hiçbir zaman tapınak seviyesine
ulaşmaz.
Ümmet, ortaçağın dini toplumudur. Günümüzün millet
anlayışıyla eş tutulmaktadır. Ümmetin ideolojisi dinidir. İslam
toplumu, Hristiyan toplumu, Musevi toplumu aynı zamanda İslam,
Hristiyan ve Yahudi milletlerini oluşturmaktadır. İdeolojik bir
yapılanmadır. Yahudiler dışında etnik birlikler yoktur. Fakat üst sınıf
dini olmaları nedeniyle aralarında etnik farklılıklar da gelişmektedir.
Dinsel taassup, şovenizmin Arapça’sıdır. Özü gereği, bilime saygıyı
esas almayan tüm ideolojilerde, özellikle dinsel karakterlilerde
taassup egemendir. Köken olarak Sümer ve Mısır orijinlerine dayanırlar.
Fakat toplum ve mekan değiştikçe, dönüşüm geçirerek orijinaliyle
bağları yokmuş gibi bir durum doğar. Hatta benzer yönlerini örtbas
etmek için orijinali inkar etmek bir kuraldır. Aksi halde kendilerini
yeni ve farklı olarak kabul ettirmeleri zorlaşır.
Milliyetçiliğin
de dayandığı tarihsel zemin aynıdır. Farklı olan yanı, kapitalist
üretim koşullarının yarattığı pazardan ötürü, ulusal gerçekliğin öne
çıkmasıdır. Kabile, aşiret totemi yerine ulus totemi, yani
milliyetçilik tanrısı veya dini yer almaktadır. Daha geniş ümmetten
ulusal dine, milliyetçiliğe geçilmektedir. Milliyetçilik klasik anlamda
din değildir. Ama aralarındaki ilişkiler çok nettir. Üretim
koşullarında ve bilimsel alanlardaki gelişmeler, yeni dinsel çıkışın
milliyetçilik rengine bürünmesini gerekli kılmaktadır.
Her
dinsel çıkışta olduğu gibi, milliyetçiliğin de ilk çıkış dönemlerinde
ilerici bir rol oynaması mümkündür. Geleneksel ümmetçiliğin pençesinde
kimliğini yitiren halklar, milliyetçiliğin etkisiyle kültürel
canlanmayı yaşadıklarında, bu rolün olumlu olduğu açıktır. Zaten hızlı
bir gelişim göstermesinin temelinde de bu olgu yatmaktadır. Fakat
kapitalizmin gericileşmesi ve sömürgeciliğe yönelmesi, milliyetçiğin de
şoven bir özellik kazanarak diğer ulusal varlıkları küçük görmesine yol
açmaktadır. Bu durumda milliyetçilik ezilen bir ulusun, halkın
ideolojisi olmaktan çıkıp, yayılma sürecindeki güçlerin egemenlik aleti
olur. Demagojik bir güç olarak her tür komplonun, kavganın ve savaşın
gerekçesi yapılır.
Toplumu kolay etkilemesi ve demagojisinin
güçlü olması komplocu etkisini güçlendirmektedir. Örneğin Hitler ve
Mussolini’de bu özellikler belirgindir. Alman milliyetçiliğiyle tarihin
en büyük komplosuna kalkışılabilmektedir. Yahudi milliyetçiliğinin de
benzer yönleri güçlüdür. Allah tarafından seçilmiş kavim olarak
yaratıldıklarına inanılmaktadır. Bu inanç şovenizme, diğer tüm insan
toplumlarının kendilerinden daha aşağıda görülmesine yol açmaktadır.
Bütün bu şovenizmlerin özünde “benim totemim seninkinden değerlidir“
anlayışı yatmaktadır. Dolayısıyla ilkelliğe dayandıkları açıktır. |
|