|
Özgürlüğün çılgın akışı...
Milyonlara varan insanın yaşamına bedel olan fırtınalı süreç devam ediyor. Ne kadar istemesek de, bu fırtına bizi de içine alıp gidiyor. Ama önemli olan fırtınanın dışında durmak değil, o fırtınaya rağmen ayakta kalmayı başarabilmektir biliyorum...
Fakat alıştırılmaya çalışıldığımız, sanki günlük yaşamın basit bir gelişmesiymiş gibi ajanslara verilen ölüm haberlerinin, ucuz insan yaşamı edalarının ortağı olmak, duymak, yazmak istemiyorum artık. İnsan yaşamı ölüme ve acıya mahkum edilmiş gibi adeta. Ve yaşam ‘ya ezen, ya ezilen ikileminden ibaretmiş gibi, ya kölelik ya da hükmedicilik yasası benimsetilmeye çalışılmakta.
Sözün özü; her gün kanamaya devam ediyor insanlık bir tarafından, öyle bir yara ki bu, doğru teşhis edilmediği müddetçe kanamaya devam edecektir yıllar boyunca. Ama tüm bunlara rağmen yaşamaya değer geçit ve gizemleri vardır mutlaka yaşamın. Yeter ki arayışlarımız doğru geçitlerin seyrinde olsun...
Bu sefer, inatla insan duygularını tahrip etmeye çalışan, psikolojisini bozan, bunalım ve intiharlara iten militarist yapılı hükmedicilerin gündemini yazmayacağım. Bu sefer yaşamın görünmeyen öte tarafında yaşayanları okuyalım, dinleyelim istedim. Zindanlarda bulunan binlerce özgürlük tutsaklarından sadece bir yoldaşın gönderdiği moral yüklü nağmeyi sizinle paylaşmak istedim. Bu nağmeyi (şahsi bazı dipnotları çıkartmanın dışında) kendi sadeliğinde, olduğu gibi yazıyorum...
“... Her yağmur bir gök bulur kendine
Her yeşil bir dal
Her su bir damla, her ateş bir kül
Her takvim bir yıl bulur elbet kendine,
Her kış bir ayaz..”
-Alıntı-
Sevgili hevalim’e (...)
“... Kanatan bir baharın ertesinden, güneşli ve mavi bir günden özlem ve sevgiyle merhaba...
Bu bahar sanırım herkesi kötü çarptı. Sadece yüreğinden ateşten nehirler geçen biz olmadık. Ülkemize dair duygularını yazdığın mektubu aldım. Özlediğin diyarların dört mevsimini de yaşamanı isterim. Özellikle de baharlarını yaşamalısın mutlaka. Aynı anda birkaç mevsimin güzelliği ile buluşmalı yüreğin. Yemyeşil bir ırmak kıyısında erken açan bahar çiçeklerini sevmelisin önce. Irmağın akışı minik dalgaların melodisinde şarkılar söyleyecek sana o vakit. Sen ise renklerine sevdalandığın çiçeklere usulca şarkılar söylersin. Hem o zaman güzel diyarların çiçekleri seninle tanımsız bir bağ kurarlar. Yüreğinden bir şeyler alırlar kendi dünyalarına ve senin yüreğine kendi güzelliklerini işlerler. Diyelim bir ırmağı mı sevdin, sen biraz da ırmağa dönersin. Çiçeklerin güzelliğini mi işledin yüreğine biraz da kır çiçeklerine benzersin. Valla bence insan ile doğa arasında öyle bir bağ var. Ve sevgi biraz da kendini başka bir yerde -sevilende- var etmektir. Yine sevdiğin şeyi kendinde -ruhunda- yüreğinde yeniden gerçekleştirmektir. Uçurumlara mı vurgunsun, o zaman yüreğin biraz da bir uçuruma benzer. Sen o uçurumun başında durup şafağa açarsın yüzünü. Öyle bir uçurum başı olmalı ki güneş uçurumdan önce yüzüne vurmalı. Gözlerin sarı sıcak ışığını toplamalı güneşten. Gecede o uçurumda yıldızları seyre daldığında belki rüzgar saçlarını okşayacak. O anda bileceksin ki o yıldızlara gidenlerin sevgi elleridir. Canını sıkarsa yaşamak, o vakit geceye yüreğinin denizinden birkaç damla gözyaşı bırakabilirsin. Uçurum başlarında kollarını açıp yüzünü rüzgara açtığında uçma duygusu hissedeceksin. Bir kelebek gibi kendini uçurumdan bırakma sakın:) Vadilerden bir uğultu gibi gelen ırmağın sesini dinle. Ve rüzgarların söylediği şarkıyı... o zaman özgürlüğün yaman duygusunu keşfedeceksin. Özgürlüğün çılgın akışına kendini bıraktığında bileceksin ki yüreğinin bir yanı dağ, bir yanı uçurumdur. Rüzgara direnen güllerin güzelliğidir bir yanın, bir yanın mavi bir Avaşin’dir.
Senden önce bütün zamanlarda o ırmağa mavi şarkılar söyleyen kaç esmer gülüşlü genç kız, genç delikanlı geçmiştir bilemesin. Ama hepsinin yürek özlemiyle bakacaksın o deli ırmağa, hepsinin gözleriyle ve yüreğiyle... Çünkü özgür bir yaşam sevdasında olan birinin yüreği sadece kendisinin değildir... Çiçek toplayan elleri, uçurumların zirvesinde peşi sıra deniz dalgaları gibi uzanan dağlara bakan gözleri sadece kendisinin değildir... Kendi olmaya, güç getirmiş, kendisi olmayı başarmış bir özgürlük sevdalısı ertesinde çoğaltır kendini...
Baharlarında bir kelebeğin kanat çırparak geçişini seyre durma, bir çocuk sevinciyle kelebekleri kovala, kesin yakalamaman gerekiyor. Sadece yakalayacakmış gibi yapacaksın. Dokunursan incinebilir, kanatları kırılabilir. Hem kısacık ömründe gülden güle, çiçekten ağaca, her renge onu taşıyan kanatlarıdır. Onları kırarsan kısacık hayatın sevincine kıymış olacaksın. Oysa buna hakkımız yok. Bırakalım bari onlar özgürce yaşasınlar. / Gerçi insan denen mahlukat dünyadaki doğal yaşamı tahrip etmiş artık. Nesli tükenen canlılar, bitkiler, kuşlar, balıklar... Arıların toplu ölümleri ne kadar acı. Ve hala kirletiyorlar. Dünyamızı, memleketimizi ve onun doğasını tahrip ediyor kirli ruhlar. İnsanı sömürdükleri yetmedi, insanın ruhsuz ve yüreksiz kıldıkları yetmedi iktidar sahiplerine, uluslararası tüccarlara.
Sevgili hevalim!
Çok ağır bir yıl olacağını tahmin ediyordum 2007 yılının. Ancak bu kadar ağır olabileceğini hiç de tahmin etmemiştim. Bizler halk olarak bu baharı acıyla karşıladık. Ama şunu insan çok net vurgulayabilir. Birileri bize acı yaşatarak mutlu bir yaşam sağlayamıyorlar. Bu imkansız bir şey. Bizim yaşamımıza ateşten nehirler salanlar, ömrümüze zehir damlatanlar kendileri için de bir cehennem yaratıyorlar. Katlimiz ve inkarımız üzerinde saadet dolu bir yaşamı kimse sürdüremez. Bu toprakların yazgısı birleşmiş, bir olmuş. Ya birlikte kardeşçe özgür eşit bir yaşam ya da acılar ve yitirilişler... Birileri için -kendi çocuklarını saraylarda büyütenler için- acı ve yitiriş çok önemli olmasa da, onlar için önemli bir koltukları ve iktidarları olsa da, bizim için acı ve yitiriş asla tasvip edilmeyecek bir şey. Kim acılarla yaşamak ister ki. Garip bir dünya, garip bir memleket. En doğal, doğuştan haklarımızı gasp eden kirli bir zihniyet şimdi bizi ırkçı faşist bir zihniyetle suçluyor. Kendi kimliğini, dilini, kültürünü talep etmek, ona sahiplenmek ne zamandan beri faşizm oldu anlayamadım. Yalan bile böyle beş paralık olmamalı...
Sosyolojik ya da siyasal tahlil yaptığını zannedenler kendilerini bu kadar alay konusu yapmamalıdırlar. Türkmenlerin Irak’ta kendi toplumsal haklarını güvenceye alma mücadelesini ırkçı bir tutum olarak değerlendirebilir miyiz. Asıl bir toplumun ya da etnisitenin haklarını gasp etmek, yasaklamak, beyaz soykırıma tabi tutmak ırkçılıktır, faşizmdir...
Sevgili hevalim, her şeye rağmen iyi olduğumu söylemeliyim. Bazen acı ve hüzün çok yoğunlaşıyor tabi... Ama bu dışımızda ışığa ve gül yüzlü çocukların zamansız yitirilişlerinden dolayı. Yoksa birey olarak kendimize dair ne üzüntümüz olacak ki. Bir de çaresizlik duygusu zindanda çok kötü...
Bugün 1 Haziran’dı. Uzunca bir aradan sonra ilk defa bu kadar çok yağmur yağdı. Sağanak yağış geçtikten sonra yağmur hafifleyince çıkıp bir saate yakın yağmurun altında gezdim. Bu günlerde yine acı haberler düşüyor ajanslara.. Gabar’da beş İştar’ın kızı yıldızlaşmış... Acı, çok acı... Bu mevsimde hala kanıyor güller. Oysa olmamalı artık, yağmur ruhuma sinmiş acıyı alıp götürsün istedim bugün. Nasıl dayanıyoruz bunca acıya... (Neyse can hevalim, şimdi ara vereceğim, yarın bu sayfayı tamamlar, sonlandırırım, şimdilik sevgiyle kal.)
Sevgili hevalim...
Dün yağmur yağmıştı ya, gök yıkanmış, ondandır ki şimdi sarı sıcak güneşin aydınlattığı ak deniz renginde bir mavi gökyüzü var. Böyle masmavi bir güne başladım mı, gözlerim gökyüzü ile buluştuğunda çiya zamanlara giderim. Orada gökyüzü hep böyle deniz mavisiydi. Böyle güzellikler dolunca günüme soluk alıyorum şu zindanda, bir parça huzur buluyorum. Bir de mevsimden dolayı serçeler, güvercinler, sığırcıklar ve saksağanlar var. Yem’e alıştırmışız ya, günün en sessiz, kimsenin onları rahatsız etmediği zamanda geliyorlar. Yani şafakta. Dolayısıyla hemen uyandırıyorlar bizi... Onları sevmenin, bize söyledikleri şarkılara sevinmenin bedeli biraz sabahın erken saatinde uyandırılmak oluyor. Ama problem değil:)
Gece bir’de çıkıp yatacakken biraz dolunayı ve yıldızları seyrettim. Yağmurdan dolayı olsa gerek, rüzgar hafiften yeşilin kokusunu taşıyordu. Yonca kokusu gibi bir şeydi. Çoktandır bu kokuyu almamıştım. Bir parça çimenin kokusuna bile hasret kalmak ilginç bir şey...
Görüyorsun değil mi? Dışarıda olmanın, bir parça özgürlüğü solumanın, özgür yaşamın değerini bilmek gerekiyor. Hayatın ve doğanın bize bağışladığı her güzelliğin değerini bilerek onlara yaklaşmak gerekiyor. Bir gün özgür bir ortamla yeniden buluşursam dağın, gülün, ırmağın, ağacın, kelebeğin yani doğaya dair her güzelliğin anlamı daha farklı olacaktır bende. Bunu biliyorum. Dostluğun ve hevaliğin değerinin daha farklı olacağı gibi...
Evet sevgili hevalim. Sonuçlandırırken; evrenin ruhu, yaşamın güzelliği, güneşin ışığı, çiya zamanlarının kır çiçekleri yüreğinden, yüzünden eksik olmasın, yeniden kavuşmak dileğiyle en candan selam ve sevgiyle kucaklıyorum, tanıdıklara, bizi soranlara selamlar...”
02. 06. 2007 |