Sivas Madımak katliamının yeni bir yıldönümüne daha girmiş bulunuyoruz. 14 yıl önce, 36 Aydın ve sanatçının da içinde bulunduğu insanımız diri diri yakılarak katledildi. Adeta tüm dünya insanlığının gözleri önünde mazlumun katli, zalimin zulmü gerçekleşti.
Sivas’ta yaşanan, engellenebilir önüne geçilebilir bir katliamdı; ama bu gerçeğe rağmen katliam önlenemedi.33 insanımız yakılarak katledildi. Ferman o zamanın iktidar güçleri tarafından böyle verilmişti. Uygun bir zemin ve anda tüm Türkiye'yi etkisi altına alacak bir provokasyonu düzenlenmesine karar verilmişti. Bunun için seçilen yer, Sivas oldu.
Sivas o günkü koşullar içerisinde kendi özgünlüğü ile böylesi bir provokasyonun gerçekleşmesine en uygun bir zemin olma özelliğine sahipti. Tarihi olarak halk hareketlerinin gelişme ve beslenmesine ev sahipliği yapmış; alevi katliamlarının yaşandığı, mezhepsel çelişkilerin bilinçli olarak geliştirildiği bir şehir olmuştu. Kürtler ve Türklerin bir arada yaşadığı, geçmişte de Ermenilerin belirli bir nüfus yoğunluğuna sahip olduğu bir yerleşim alanıydı..Tarihsel olarak, orta çağın büyük feodal devletlerini ve Kürdistan ile Türkiye coğrafyalarının kesiştiği bir sınır hattını oluşturuyordu.
20. yüzyılda ilk Kürt isyanı burada yaşanmıştı. Kürtler kendilerini kimlikleriyle burada geliştirdiği isyanla dile getirmişler ve uğruna büyük bedeller ödemişlerdi. Geliştirdiği bu isyan sonucunda mecburi iskanlar ve katliamlar yaşarken aynı zamanda nüfus bileşimi ile oynanan farklı mezhepsel ve kültürel kimliğe sahip olan toplulukların dışarıdan getirilerek yerleştirildiği bir alan olma konumunda getirilmişti. Daha çok da 12 Eylül faşist darbesiyle birlikte böyleme bir yönelime hız verilmişti.
Denilebilir ki, 12 Eylül faşist darbesiyle birlikte Sivas yeniden bir nüfus bileşiminin şekillendirildiği bir kent haline getirilmişti. Devletin gizli talimatnamelerinde “sarı bölge” olarak kabul edilen, Alevi- Sünni, Kürt- Türk vb. toplulukların bir arada yaşadığı bir alan olarak değerlendirilen Sivas’ta nüfus bileşimi ile oynanılarak var olan denge bozulmuştu. Aleviler ve Kürtler bir biçimi ile Sivas dışına çıkarılırken, komşu illerde ve değişik alanlardan getirilen Sünni mezhebine mensup kişiler ve Türkler yerleştirilmeye başlanmıştı. O zamana kadar sol ve demokrat eğilimli nüfus, şehirde çoğunluğu oluştururken; sağ, gerici nüfus çoğunluk durumuna geçmişti. Bu da Sivas’ın etnoğrafik yapısıyla oynanıldığı anlamına gelmiştir.
Kürdistan'da gerillanın ve halk Serhildanlarının gelişmeye ve yaygınlaşmaya başladığı bir süreçte, Türkiye'nin birçok yerinde olduğu gibi Özgürlük ve Demokrasi mücadelesi Sivas’ta da yaşanmaya başlamıştı. Sivas’ta, Koçgiri ruhu yeniden yeşermeye ve gerillanın etkisini hissedilmeye başlamıştı.
Türkiye- Kürdistan coğrafyasının kesiştiği sınır noktasında böylesi bir gelişme o günkü hakim iktidar kliği açısından büyük bir tehlike olarak görülmüştü. Sivas Koçgirileşiyor, Koçgiri yurtseverlik bilinci, Özgürlük ve Demokrasi Mücadelesi kimliğiyle yine tarih sahnesinde yerini almaya başlıyordu.
Nasıl Cumhuriyetin oluşumu sırasında Koçgiri’de gelişen direnişi kendileri için tehlike görmüşlerse 73 yıl sonra yaşanan bu gelişmeyle kendi sonlarını getirecek bir tehlike olarak ele alan Türkiye'deki iktidar güçleri, burada bir provokasyon ve katliamı kendi çıkarlarına görmüşlerdir. 2 Temmuz 1993’te gerçekleşen Sivas madımak oteli katliamı böylesi bir yaklaşımın sonucu Türk hakim iktidar güçleri tarafından gerçekleştirilmiştir.
Katliamda figüran olarak farklı kesimler kullanılmışlardır.1978’te Maraş’ta gerçekleşen katliamda olduğu gibi, dini gericilik ve milliyetçilik harekete geçirilmiştir. Dinden ve milliyetçilikten etkilenen kişiler birer maşa olarak değerlendirilmişlerdir. Bu kişiler hakkında daha sonra davalar açılıp mahkemelerce cezalar verilse de, Sivas Madımak katliamının ardında duran asıl gerçeklik değiştirilememiştir.
Sivas Madımak katliamını, devlete hakim olan iktidar güçleri o günlerde uygulamaya koydukları “top yekun imha savaşı”nın ilk uygulama alanlarından biri olarak ele almışlardır. Kürdistan'da Serhildanlara katliamlarla yanıt verilirken, gerillalara karşı kimyasal silahlar kullanılmaya, Güney Kürdistan'da neredeyse bir işgal konumuna varan askeri harekatlar gündeme getirilmiştir.
Sivas Madımak Katliamının 14. yılına girerken günümüzdeki yaşanan gelişmelere benzer yönler o zaman da yaşanmaktaydı. Devlet “top yek un savaş” ilan etmişti. Tüm Kürdistan halkı savaşın direk doğrudan hedefi haline getirilmişti. Faşist yasalar, kanun hükmünde kararnameler çıkarılmaya başlanmıştı. Provokasyonlar yaşanıyor ve cinayetler işleniyordu. Halkta linç kültürü ve ırkçı faşist duygular geliştirilmekteydi. Devletin sağı, solu vb. benzeri tüm siyasal yelpazelerinde yer alan güçleri Kürt karşıtlığı temelinde “ulusal mutabakat” adı altında bir araya getirilmiştir.
Günümüzde de benzer koşullar yaşanmaktadır. Gece yarısı internet sitesine geçen açıklamalarla muhtıralar yapmayı alışkanlık haline getiren ordu, en yetkili kişileri; Yaşar Büyükanıt ve İlker Başbuğun ağzından “top yek un savaş” ilan edip tüm Kürdistan halkını açıkça düşman gördüğünü açıklamıştır. Orduyu özel harekat temelinde yeniden örgütlendirmeye başladıklarını dile getirmişler ve tüm Türkiye halkından Kürtlere yönelik gerçekleştirilecek katliama ortak olmalarını istemişlerdir. Böylesi bir istemi de Sivas Madımak Oteli Katliamı’nın yıl dönümüne doğru yapmışlardır.
Bu bir tesadüf değildir. Sivas Madımak katliamı Türk özel savaşı tarafından Türk- Kürt, Alevi- Sünni çelişkisinin yoğun olduğu bir coğrafyada gerici ve ırkçı duygu ve düşüncelerle kandırılmış kesimlere dayandırılarak gerçekleştirilmişti. Yaşar Büyükanıt ve İlker Başbuğun açıklamaları böylesi bir katliamın daha geniş bir coğrafyada daha büyük güçler tarafından devreye konulacağının açıkça yapılan ilanı anlamına gelmektedir. Özel Harekat Dairesi Kontrgerilla yine iş başındadır. Madımak Katliamı’nı birkaç provokatörü aracılığı ile oradaki askeri ve polis güçlerine dayanarak onların kontrolünde, sıradan kişilere yaptırmışlardı. Şimdi ise, tüm Kürdistan'ı, Kürtlerin bulunduğu metropol kentlerini içine alacak bir coğrafyada gerçekleştirilmek istenmektedir. Tamamen katliama göre şekillendirilmiş büyük askeri güçler tarafından gerçekleştirilecek olan bu soykırıma Türkiye halkı ortak edilmeye çalışılmaktadır. Değişen sadece kapsam ve harekete geçilen güçlerin daha da büyütülmesi, yaşanmak üzere olan ise, aynı senaryonun yeniden devreye konulması olmaktadır.
Bu gerçeklik Türkiye açısından yeni bir sürecin başlaması ve aynı zamanda başta gençlik olmak üzere tüm duyarlı demokratik kişi, çevre, kesim tarafından çok ciddi şekilde ele alın bir yaklaşımın belirlenmesini gerekli hale getirmektedir. Yapılacak Erken Genel seçimlerde Türk özel savaşı kitleselleşen faşizme siyasal bir çehre kazandırmak istemektedir. Başta da bu yönelim, boşa çıkartılabilmelidir. Devleti meclis zemininde demokratikleşmeye duyarlı hale getirmeye götürecek bir yaklaşımı esas alan bağımsız adayların desteklenmesi burada önem kazanmaktadır. Sorun bağımsız adayların desteklenip- desteklenmemesi ya da bu adayların kimler olduğu da değildir. Sorun otokratik faşist bir yapılanmaya dayandırılarak gerçekleştirilmek istenen Kürt soykırımına müsaade edip-etmemedir.
Elbette sadece seçimlerde izlenecek tutum, otokratik faşist bir şekillenişe dur demeye yetmemektedir. Otokratik faşist yapılanmaya dur diyebilmek, onun karşısında bir irde ve güç haline gelmeyi de gerektirmektedir. Gerilla büyümeden bir güç olunamaz ve meşru savunma gerçekleştirilemez. Meşru savunma olmayınca da katliamların yaşanmasının önüne geçilemez.
Örgütsüz ve güçlü dayanaklara sahip olmayan topluluklar ve güçler katliamlara uğramışlardır. Haklı ve mazlum olmaları katliamları yaşaması engelleyememiştir. Haklı olmanın yanında güçlü örgütlü ve bir irade sahibi olunması da gerekmektedir. Örgütlülük ve haksızlıklara karşı tepkilerin tüm göz dağı çabalarına karşı ortaya konabilmesi ,bu anlamda büyük bir önem kazanmaktadır. Gençlik başta olmak üzere toplumun tüm kesimleri bu tutumdan yana yaklaşımlarını açıkça ortaya koyabilmelidirler. Meşru Savunmaya katılım örgütlülük ve iradenin ortaya konabilmesi burada her zamankinden daha da bir zorunluluk o haline gelmektedir.
Eğer top yek un imha savaşı karşısında tarihe ve halkımıza karşı sorumluluğumuzun gereği olan bu zorunluluklar yerine getirilmez ise, bu günün yarını olmayacağını söylemek bir abartı olmayacaktır. Bu günün yarınının olmasını istiyorsak, ancak bu günü kazanarak bunu gerçekleştirebileceğimiz unutulmamalıdır. Başta da bu gerçeğin gençlik tarafından görülerek pratikleştirilmesi gerekmektedir.
Gelecek ancak gençlik tarafından yaratılabilmektedir. Bu yanlış bir görüş değildir. Gençliğin kendiside böylesi bir sorumluluğun sahibi olduğunu açıkça ilan etmektedir. Özgürlük ve demokrasi mücadelemiz bir gençlik hareketi olarak ortaya çıkmıştır ve bu gerçeği Önderlik “Genç başladık, genç bitireceğiz” belirlemesi ile tarihe mal etmiştir.
Sivas Madımak katliamının yeni bir yıl dönümüne daha girmiş bulunuyoruz. 14. yılında bu katliama karşı en anlamlı yanıt Türkiye'de kitleselleşen faşizme ve önü açılmak istenen Kürt katliamına karşı, meşru savunmanın daha da aktifleştirilerek halkların demokratik mücadelesinin ileri taşırılmasıyla verilecektir.
Sivas Madımak katliamın yıl dönümünde verilecek olan en anlamlı karşılığında yine gençlik başta olmak üzere tüm demokratik kişi, çevre ve toplumsal kesimler tarafından görevlerin yerine getirilerek verilebileceğini düşünüyoruz. Ve bu inançla Sivas Madımak Oteli katliamında yaşamını yitirenleri bir kez daha saygı ile anıyoruz.
Cemal Şerik, 02 Temmuz 2007
Abdullah Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi