
Yazin kavurucu sıcaklığı gün ortasında dayanılır gibi değildi, ama gece de bir okadar soğuk hava vardı, bu cenet vadide. Şehîdanin en doruğuna çikip da, etrafa bakinsaniz ilk gözünüze çarpan şey kivranarak uzanan vadi ve deriliğinde akan berak dere olur. Öyle muteşem bir görünümdür ki, “tanrım bukdar harika bir coğrafya olurmu?” diye düşünmekten alıkoyamazdınız kendinizi. Vadideki der hayli gür akıyordu, cünkü henüz doruklardaki kar erimemişti. Dağlarda ki karlar tümden eriyince bu nehir küçük bir dereye dönüşsede, suyu yine berak ve soğuktu. Gündüz serilemek için kuytu bir yerde gölet yapmıştık, orda yüzüyorduk. Orda o muhteşem doğanın koynunda ve buz gibi berak suda yüzmek tarifi imkasız bir zevkti. Derenin etrafını yeşil örtü gibi kapatan bol söğüt, meyve ve özelikle ceviz ağaçları, olası bir asker operasyonunda dahi görünmenizi çok zorlaştırırdı. Şehidan bilgesi, tarihte ülkeme vurulan ilk darbede, ikiye bölünen cennetin doğu yakasında kalmış, Urmiye şehrinin yakınlarında muhtesem bir yayladır. Oralar nice zamandır Güneşin çocuklarına yuva olmus ve Şehidan gerillayla cok barışık yaşıyordu. 1998 yaz mevsiminin başında geldim oraya, tabi bir kaç gece pusulu, mayınlı, tehlikeli yoları aştıktan sonra. Orda acını en büyüğü ama sevincinde en büyüğü benim için, iki düşman karakolu ve gerilla konak yerlerinin yan yana olmasıydı. İran paygahı ve TC sınır tugayları karşı karşıyaydı, karakol ve paygahlardan bakınca görünen gerilla noktaları, hiçte uzaklarında değildi. Kuzeyden gelen gerillaların en çok şaşırtan, sevindiren olay da buydu. Şehidanın öyküsü Kürdistanda tersdüz edilen tarihin en acı biçiminin kanıtıydı. İslamıyetin kılıç zoruyla yayıldığı süreçte, direnen Kürtler katliyamlara uğramış. Rivayete göre bu bölgede katliyam sonucu nerdeyse erkek kalmamış, kadınlar ülke toprağını bu barbar saldırıdan korumak için savaşmışlar. Kırk kadın bu ulu tepede, İslam adına katliyam yapan orduya karşı savaşmış ve orada şehit olmuşlar. Ama İslam adına katliyam yapan ordu da kırılmış ve Zagrosların asiliğini aşıp geçememişler. O gün bu gündür halk orayı kutsal bir Ziyaret yeri yapmış. Her nekadar İran resmi tarihi bunu tersine cevirip, sanki burdaki kırk ermiş kadın İsalamiyet için savşmışlar desede, halkın çoğunluğu gerçeği biliyor ve sorduğunda gerçekleri anlatıyorlardı, Tabi ateşin kutsalığına inana Kürtler var ve onlar anlatir. Zerdüştün doğdugu topraklar yakın olan Şehidanda Ateşin kutsalığına inan kürtler hala yaşamaktadır. Tarih tanıktır ki, Kırk fedayi Kürt kadın efsanesini, bin yıl sonra ARGK gerillarını Beritanlarınca devralınmıştı ve daha bir biliçle yükseltiliyordu bu sevda... Bu efsaneyi duyunca her bir karış toprak benim için daha bir anlam taşıyordu, sanki her taşta, her zirvede, her şeyde o giz, o inanılmaz ülke aşkıyla savaşan kadınların izlerini vardı. O yüzden daha detaylı, dah bir hassas bakıniyordum etrafa. Bir Sıcak temuz günü, zirveden en az 500-600 m. aşağilarda olan “Alım”birimine doğru at üstünde gidiyordum. Evet ata binmişti, burada gerilla dah iyi koşularda yaşıyordu, atları vardı, erzak boldu ve giysi sıkıntısı hiç yoktu. Oysa geçen kış yanı başındaki “Herki” alanında üç ay aç kalmış, elbiselerimiz de yamanmadık yeri kalmamıştı. Buda gerillanın olması gereken güzelikleri... Yeni bir beste yapmıştım ve bu bestemin ilham kaynağı Şehidanın o ölümsüz Kırk kadınlarıyla, her biri kutsal güneşin parçası şehitlerimiz olmuştu. Şarkı bu coğrafyayla bütüleşiyordu, “Qeline te xwina şehidane, tu evina roje sebra dile Kurdani...”müzik ve beste akmıştı dilimden. Bu cennet diyarda böyle beste yapılmazda ne yapılır, gerçekten de bu eser sonraki süreçte en sevilen şarkılarımımdan biri oldu. Dik bir yukuştan iniyordum, yol kenarında güzel bir erik ağacı vardı, dibinde birinin oturduğunu farketim. Yaklaştıkça köylümü, gerillamı diye merakım dahada artı. Başı sarılı ve yarı sivil giyinimliydi, buraya sık sık köylüler ve milisler gelirdi. Yanına yaklaştığımda, “rojbaş” diye seslenince, başını kaldırdı cidi bir şekilde, “gerilla artık atla mı yürüyor” diye alaylı söyleyince şaşırdım, bir köylü bu cesaretli tavrı gösteremez, milisde. “Bu bir heval ama kim?” diye merakım daha da artı. Atan indim meraklı bakışlarla biraz dah yaklaşınca, gülen koca bir yüz, kısa boyu ve de o tanıdık sempatik duruşuyla onu hemen tanıdım. “Serhat!.. ma tu ne şehîd ketibu?” diyince oda, “asıl sen şehitin, sevindim kurtulduk diye” şakalarına başladı. Dört yıl sonra şehit serhadı hiç beklenmedik bir anda görmek çok ama çok hoşuma gitmişti. Onula bir çok konuda anlaşmazdık, hatta kavga ederdik ama o gerçekten sanatçiydı ve sanat yapıyordu. Sarıldık ve o cennet diyarda oturup yılların yaşatıklarını biri birimize anlatık. O bestelerinden söz etti, sazı yanındaydı, başladı çalıp söylemeye. “Kelaşine”şarkısı çok güzeldi. “seni dilemek isterim kim bilir neler yumutlamışındır” dedi gülerek bana.. Ona son bestemi okuynca, çok etkilendi ve ilk söylediği söz, “bu eser benlik sen okuma ben okuyayım” onu bu diyarda hiç kıramazdım gülümsedim ve “tamam sen oku”dedim. İyi ki o Botan belgeselin de beraber çalıp okuduk o eseri yoksa daha bir acı olurdu anısı benim için...
Şen, deli-dolu, sanata ve ülkeye tumuyla sevdalı Serhatı son görmem olacaktı nerden bilirdim ki... Onu Botana uğurlarken, bana yaptığı şakalar son hatıralarıdır, onu her hevale paylaşmak isterim. Bütün Koma Berxwedan da ki arkadaşların taklitini yaparak bana veda etmişti. En güzel ve her halde en içten Şemdin hevalin taklitini yapıyordu, onu duru buluyordu. Hiç sözünü etmediği ise S.. dı. Seyitxanı resmi abi olarak, Beseri diyaframdan çıkardığı gür sesle, kısacası her kesi kendi rengiyle taklit ederken gerçekten de başarılıydı. Şehidan cennetinde bir hafta beraber kalmıştık ve Kuzeye giden güçlere dokuz konser vemiştik. O konserlerin bazıları halk tarafından korsan kasetler gibi çoğaltılıp dağıtıldığın yıllar sonra duydum, buruk bir sevinç kapladı içimi, çünkü keşke Serhat bilseydi ama biliyordur... Şimdi sahnede Kurdistan şarkısını söylerken, Serhat ve Şehidandaki her gün, her an canlanır gözlerimde ve serhatın o gülen şen yüzüdür bana eşlik eden bağlamada...
|