Serhat, gömülmüş bağlamasına çalıyor, bir yandan da pürüzsüz incecik kadifemsi sesiyle meye eşlik ediyordu. Ahenkli sesler, yükseliyor, büyüyor, genişliyor dalga dalga yankılanıp dağları taşları aşıyor, ağıp acılı coğrafayanın en ücra köşelerinde oturan rengârenk insanların gönüllerinde umuda dönüşüyordu... Nakış nakış, gürül gürül... Zulümün atı şaha kalkmıştı. Gökte, ölüm gökte acı yağıyordu. Yerde ölüm fışkırıyor... Mey, saz ve ses... Binlerce insanın ölümü, sürgünü, köylerin yakılışı yürekleri yakıyor. Gencecik bedenler sokak ortalarında vurulup düşürülüyor. Ölümün bin çeşidi türetilmiş ölü saçıcılar tarafında ve binbirincisini de henüz araştırıyorlardı. Mey sarsıcıydı, mey geçmişi canlandırma aracıydı. Ortalık kızıllaştı ve kızıl bulutlar durmadan sağa sola uçuştular. Geçmiş bir film şeridi gibi herkesin gözlerinin önünde geçiyordu. Geçmişin içinde acı vardı, çığlık vardı. Çığlıkların sesini kurt, kuş, börtü böcek, cümle kainat duyuyor, dayanamayıp da ağlıyorlardı. Gökteki bulutlar hüzünden kızıl kan rengine dönüştü. Sadece kafalarının içinde beyin ve düşünce, iki kulak, iki göz taşıyanlar, kulaklarına kızgın sular dökülmüşcesine duymuyorlar, gözlerine mil çekilmişcesine görmüyorlar ve vicdanları sızlamıyordu. Taş kesilmiştiler. Tepelerden, dağlardan aşağıya kan akıyordu. Nehirler kızıl kana kesmişti. Acılı Coğrafya nice kırımlar, nice kötülükler görüp yaşamıştı. Acılı Coğrafayanın çocukları hep birbirleriyle didişmakten birleşip kötülükleri bertaraf etmenin yollarını aramamıştılar. Lakin bu yeni ses, acılı ve de umutlu ses onları alıp aynı potada birleştiriyordu. Derinliklere kaçmış sönük gözler tekrardan umudun kıvılcımlarını topluyordu. Kan da vardı, zulüm de, ama umut dimdik sapasağlam ayaktaydı... Meyin sesi, acı dolu nağmelerini dört bir yana yaydı. Serhat sadece sesiyle değil bağlamasıyla, tüm bedeniyle türküye katılıp türkü kesildi. Gökyüzünde kan aktı. Ortalık kızıl kana boyandı. Katar katar insan selinin gözlerinde umut ve bazıların da gözlerine yarının ne olacağı korkusu gelip yerleşti. Acılı coğrafyanın insanları canı gönülden dinleyerek, sevdalarına daha bir candan sarıldılar. Tepeden tırmağa sihaya bürünmüş kadınlar da, öbek öbek oturmuş çocuklar da ve erkekler de çıt çıkmıyordu. Sadece geçmişin kanlı olayları, atalarının ve kendilerinin yaşadıkları, ölümler, iskenceler, sürgünler, açlık vardı. Serhat, türküsünü okuyurdu. ‘’ Mızgina leheng/ Mızgina Çelenk ‘’( Kahraman Mızgin/ Güzel Mızgin) Bu ağıt yürekleri söküp alırcasına, herkesi hüzne ve gözyaşına boğuyordu. Kadim dillerinden okunan türküler binlerce yılın acılarını alıp gün yüzüne çıkarıyordu. Ve müzik onları alıp geriye götürüyor ve acıları tekrardan yaşattırıyordu. Hiçkimsenin yüreğide kin yoktu. Ataları insanı, hatta tüm canlılarının yaşamını kutsal bilmiştiler, kıyamamışlardı insan soyuna. O günlerden bu güne taşınmıştı bu duyguları. Can yakmak istemiyorlardı. Lakin kapana kıstırılmış bir kurt gibi can havliyle sağa sola saldırmaktan başka da çareleri kalmamıştı. Medeniyete beşiklik etmiş acılı coğrafyanın çocukları böylesi bir onursuzca yaşamaya tahamül edemiyordu ve aslada etmiyecektiler. Artık kalmamıştı sabırları. Bıçak kemiğe dayanmıştı bir kere. Dillerini yok sayıyorlar ve her şeyleriyle alay edip ortadan kaldırmaya çalışıyorlardı. O kadim dilki dengbejlerin, mirlerin, aşıkların dili. Kadim zamanlardan beri bu dil inci gibi dökülürdü ağızlardan. Önlerinde sadece kurtuluşa giden yolun Serhat’ın dilinden dökülen sır dolu sözcüklerden gizlendiğine inandılar. Davalarına bir gönülle değil, bin gönülle bağlandılar. O seski, yüz binlerce kişinin yüreğine cesaret ve inanç üflemişti. Sihirliydi. Kelimenin tam anlamıyla büyüleyiciydi. Nice taş kalplileri yumuşatıp, sıcacık birer insana çevirmişti. Serhat’ın seside tizleşip tepeden tırnağa acıya kesti. Dinliyen sevdalı yürekler kor bir ateşe tutulmuşcasına eridiler. Ses inceldi, yükseldi, ateş olup korlaştı. Dengbejler tüm hünerlerini Serhat’ a devretmiştiler. Yükselen müzik sesi duyanların yüreğini dağlıyordu. Sevinç türküleriyle, herkes mest oldu. Tüy kadar hafiflemişlerdi. İnsanlar gökyüzünün yedi katını dolaştı ve tekrardan , yeryüzüne indi. Felat, Serhat’ın narin yüzünden gözlerini alamıyordu. Bal ve insanlık akıyordu her bir yanında. İnsanlar Serhat’ın ve meyin sesiyle kimi zaman ağlayıp, kimi zamanda gülerken, Haki Elbiseliler yerden bitercesine ortaya çıktı. Amansız bir savaş başlatıldı. Serhat’ın tatlı yüreği ve incecik parmakları silaha gitmedi. İçinde kan kusan silahların üstüne tükürmek istedi. Fakat bu acımasız ocak kurutana mecbur olduğunu da anladı. Yoldaşları da mecburiyetten kullanırlardı. Bunu da biliyordu. Elini silahına sürmek istedi fakat süremedi. Yapamadı. Olmuyordu. Ateşe değmişcesine titrek parmaklarını geri çekti. Ellerini gene uzattı, titrek parmakları silaha değmeden hızla çekti. Ölümüne neden olsa da kimseciklere kıyıp da vuramıyacaktı işte. Karmaşa büyüdü. Kurtulanlar yönünü dağlara çevirdi. Teker teker koparılıp götürülen narin çiçeklere yenileri eklenecekti. Yine çığlığa duracaktı cümle mahlukat. Gökte ateş, gökte ölüm yağdı. Ortalıkta tank top sesi gırla gidiyordu. Çocuklar ve kadınlar kaçıştılar. Çığlıklar, çığlıklar asılı kaldı havada. Tutunacak bir dalları da yoktu. Dünya çıkarlar üstüne kurulmuş ve kimse kimseyi görmek istemiyordu. Serhat sağ yakalandı. Önce kalem ve saz tutan parmaklarını kırdılar. Hırsını alamayan Haki Renkli biri kasaturasını çıkarıp Serhat’ın dilini kesti. Vurdular, dipçiklerle, potinlerle... Vücudunda kanlar şorul şorul aktı. Yaralarına tuz bastılar. Aralarına alıp dipçik ve yumruklarla vurdular. Hırsını alamayan boğazına çöküyordu. Dilini kesmeden önce amansız iskencelerle ‘’ Konuş lan’’ demişlerdi. ‘’Konuş.’’ Serhat konuşmamıştı. Yüreği yaralı bir kuş gibi çarpıyordu. Ama korkmadı. Yüzüstü yere kapaklanınca durdular. Ayağa kalkmaya çalıştı, titredi ve tekrardan yere kapaklandı. Felat ellerini uzattı Serhat’a. Tutamadı, tutupta kurtulamadı. Gözlerini yumdu acıyla. Felat var gücüyle bağırıp uyandı. Bedeni dayanılmaz acılar içindeydi. Bilinci yitikti. Serhat’ın bembeyaz yüzü silinip gitmesine rağmen içinin acısı dinmedi. O acılı sahne biterken, yerine acılı sahnelerin bir başkası geçecekti.
|
|