Hani düş mü, hayal mi yoksa yaşanan gerçek mi, diye tereddütlendiğiniz anlar olur. Yaşamı yaşamak için yaşayan her insan böyle anları mutlaka vardır. Yılarca hayal ettiğiniz, sizin için erişilmesi çok zor bir zirvenin doruğuna çıktığınızı düşünün, müthiş bir duygudur değil mi? Asla olmaz, mümkün değil, imkansız dediğiniz şeyin adım adım olmayla yüzleştiği anları düşünün... Evet benim böyle bir tutkum, böyle bir özlemim, böyle bir sevdam vardı, var ve yaşadığım sürece bu sürecek... Sene 1994, bahar mevsimi… ama bahar o yıl bana bir sürü hileli oyunlar, sahte arkadaşların ve de memur-düzene adepte olmuş kişiliklerin basit kıskançlıklarını getirmişti. Zaten bahane arayan yüreğim, daha da asileşti ve gitmeye kararlıydım... O yillar zordu, acılıydı, ama bir o kadar asi, duygulu, heycanlı yıllardı ve şu yaşadığımız yıllara benziyor bir çok yönüyle. Binlerce genç yüreği sevda dolu dağlara uğurluyorduk ünvesitelerden, aleni konserler vererek. Binlerce genç yürek dağlara akıyordu. Onları uğurladığımda, acılanıyordum, gidememenin, onlar gibi şahin olmamanın hüzününe kapılırdım her defasında. Bir yolu olmalı o doruklarda şahin gibi süzülebilmenin bir yolu olmalı diyordum. Her bir gerillayı hem taparcasına seviyordum, hem de kıskanıyordum. Ben de dağ çocuğuyum, ben de o cennet diyarın dölündenim, o zaman orda olmalıyım, buralarda öksüz gibi değil... Koca şehrin ne güzelliği, ne yoksulluğu, ne stres yaratan trafıği ve ne de sırlarla dolu arka sokakları beni artık enterese etmiyordu. İstanbul da eski tanıdığım İstanbul değildi, burada yarı gönüllü bir sürgündüm... Sonunda o müthiş fırsatı yakalamış ve yedi genç yürekle yola koyulduk, sevda dolu dağlara doğru. İstanbul’dan otübüsle yola çıktık. Botan’ı güzel ilçesi olan Mısırce (Kurtalan) son durağımızdı. Gençlerin adlarını anımsamıyorum ama üçü Ixdırlı, ikisi Batman, biri Van, diğeri Konya Kürtlerindendi ve hepsi benden en az beş yaş küçüktü. Bizi götüren milis sadece bana gösterilmişti. Heycanlı ve riskli bir yolculuktu. Yol kontrolerinde herkesin söylenmesi gereken bir hikayesi vardı, zaten bu fazla sorun olmamiştı. Hislerim takip edildiğimizi, nereye gideceğimizi merak edenlerin bizi yakinen izlediğini söylüyordu. Haziranın ilk haftasıydı ve hava çok güzle berak bir güneş vardı. Otübüs sabah saat dokuzda kasabaya girdi. Gençlere, ikili ikili beni takip etmelerin söyledim. Bizi götürecek milis uzun bir mesafeyle öndeydi, gözleriyle bir kahvehaneyi tarif etti ve orda kalmamı vücut diliyle bir biçimde anlatı. Hepimiz yabancı kalıyorduk, ben daha bir yabancıydım, ama halk çok yurtseverdi, bu her halleriyle belliydi, bizi korumak için çaba harcıyorlardı. Oysa hiç- birimizi önceden tanımıyorlardı. Gelip önümüze, sağımıza ve solumuza oturuyorlardı. Herkes anlıyordu ki biz dağların yolcusuyuz, bir korku da sezinleniyordu yüzlerinde. Kontralar JİTEM adıyla o yılarda işbaşındaydı ve çok alçakça cinayetler işliyorlardı, silahsız sokaktaki her bir yurtsever onların hedefiydi. Orta yaşlı güzel yüzlü bir adam yanıma geldi ve kısık bir sesle; “li aliye paş runin, ji hev cuda bin” dedi. Ona inanmıştım, bir baba şefkatiyle söylemişti. Özgürlük Mücadelesi mütiş bir Kürt ruhu yaratmıştı. Hayalimde dahi görmediğim bu insanlar, PKK aşkıyla bizi koruyorlardı, çok duygulanmıştım. Saatler geçti ve milisimiz görünmüyordu. Sivil polis ve ajanlar etrafımızda cirit atıyordu, sanki; “hele bir kırsala çıkın görüşürüz”der gibi. Bir kahvehaneden diğerine gittik ve artık yanımdaki gençler isyan ediyordu. En genç olanı; “ben gideceğim, yoksa polis bizi keklik gibi avlayacak” deyince, kızdım ve beklememiz gerektiğini belirtim. O saatleri anlatmak gerçekten çok zor, yakalanmak var, işkence var, o kutsal doruklara ulaşmadan heba olmak var ve sadece ben değil, yedi genç can bana teslim edilmiş. Herkese olası bir yakalanma durumunda söylemeleri gereken hikayeyi sıkı, sıkı söylemişim ama yinede rahat değildim. Tedirgindim, belli etmemeye çalışıyordum. Akşam saat 18.oldu ve hala milisimiz görünmüyordu, içimden o güne kadar bilmediğim küfürleri dahi bulup, milise etmiştim. İki polis ve bir köylü gibi duran bir adam, önümüzden en az üç defa geçtiler. Bizi tek tek incelediklerini ve bir plan dahilinde bunları yaptığını sezinliyordum. Artık hepimizin sabrı tükenmişti, ben kalkıp bir bakkala giderken yolda milisi gördüm. Konuşmadık, sadece; “hemen gelin gidelim” dedi. Çarşının ortasında dokuz kişi bir taksiye bindik ve Şırnak hattına doğru yola koyulduk. Milis neşeli ve korkusuzdu, ya da öyle görünmeye çalışıyordu. Bindiğimiz taksi tank ve pazerlerin durduğu kontrol noktasından geçti, ama arama olmadı, durdurulmadık dahi. Milisten iyice şüpelenmeye başlamıştım, ama yapacak bir şey de yoktu. Taksi kontrol noktasını 500-600 m geçince bizi Bitlis çayı önünde indirip gitti. Gündüz vakti dokuz kişi Bitlis yolu yanındaki çayın suyuna vurup tepeye doğru tırmanmaya başladık. Bir mucize bekliyordum, doruklara ulaşmadan yakalanırsak öfkemden kahrolurdum. Üç güm Bir boşaltılmış köyün yakınında gizlenerek bekledik, gerillalar gelip bizi buradan alacaklardı. Her gece gelecekler denildi ama gelmediler, gerillanın sezileri güçlüdür diyordum, bu oyun belki böyle bozulur. Burada olduğumuzu bizi izleyenler biliyordu, ama gerilla bizi alınca vuracaklar, böylece çatışmada vurulan teroristeler denilecekti. Böyle düşünüyordum ve çok güçlü bir şeklide hissediyordum, ama yanılıyor olabilirdim. Beşinci günün gecesiydi, kayalıkların dibinde çalılıklar içinde oturmuştuk ve bir kuş sesi duyuldu, hemen ardından yanımdaki milis de, kuş gibi ses çıkardı. Ben şaşkın bir şekilde ne oluyoru anlamaya çalışırken, bana dönüp, “heval hatın, tu xortan re beje em biçin” dedi. O an uçan bir kuş olsam ancak bu kadar sevinebilirdim. Beklediğim gerilla karşılaşması yaşamım boyunca yaşıyacağım en doruk heycan, en güzel duygu ve en kutsal an biraz sonra olacaktı. Kalbimin sesi ayak seslerimden dah gür ses çıkarıyordu. Bir kaya dibinde, yarım ay ışığının altında ve üç fidan, üç umud ışığı görmüştüm. Tam kitaplardaki gibi, giyim ve kuşamıyla insanı büyüleyen üç gerilla. Ahdım vardı, ilk gördüğüm gerillaya sarılıp öpecektim ve onlara sarıldım, öptüm, kim oldukları, nereli oldukları veya cinsiyetleri o an hiç önemli değildi. Dorukların onurlu asi çocukları olması yeterliydi. Birinin konuşması bizim oralara benziyordu, uzun boyluydu ve en çok o bizimle ilgilendi, anlaşılıyordu ki sorumlu oydu. Hemen köyden uzaklaştık, bir saat kadar yürüdükten sonra iki gerilla daha yanımıza geldi. Büyük kayanın dibinden bir torba çıkarıldı, içinde gerilla kıyafeti vardı, o elbisleri bizlere verdiler ve orada elbiselerimizi değiştirdik. Sevinçten ağlıyordum ama gece karanlığına gizlenerek. Bu anı 1981 yılından beri en büyük tutkuyla bekliyordum, arada geçen yıllar sadece tutkumu dahada büyütmüştü. Kutsanmıştım sanki ve bu elbisede bana kurşun asla geçmez diyordum. Gerilla Kürtler için köklü tarihe inilen bir duru yol, insanlık sevdasıyla buluşturan paha biçilmez bir yöntem ve de onurlu yaşamın ta kendisiydi çünkü. Gerilla yeni yaşamın adıydı kısacası... Botan’da operasyon olduğu için bizi Xerzan eyaletine götürüyorlardı. Milis onlara bir not verdi, sorumlu gerilla notu okuyunca hepimize baktı, bana bakarken bir tebesüm belirdi yüzünde. O depodan yedek bir silah çıkarılmıştı ve onu bana verdiler. Güler güzüyle karşımıza geçip, “bakın hevaler, bir kaç gün buralarda olacağız sonra sizi karargaha yolayacağız. Gündüz hiç hareket yok, ama uyanık ve tetikte olacağız. Köylü görürseniz gizlenin ve ses çıkarmayın...” Bir çok gizlilik kuralı sıraladı. Cok güzel bir vadideydik, küçük bir dere akıyordu. Gündüz sık sık yerimizi değiştiriyorduk, bazen bir saat kaldığımız yerden hemen ayrılıyorduk. Dokuzuncu günün akşamı, bizi getiren milis geldi ve bir şeyler konuştular, hemen sonrasından ayrıldık. Ova köylerini geride bırakmıştık, sürekli tırmanıyorduk. Bir yerde durakladık, çok yorulmuştuk, yaklaşık üç saat boyunca durmadan yürümüştük. Bize öncülük eden üç gerilla Botanlıydılar ve üçüde Goyi aşiretinden hevallerdi, bizi karşılarına alıp uzun boylu olan konuşmaya başladı. “bundan sonra yol çok tehlikeli, Kürdistan’ın en alçak koruyucu köyleri var etrafımızda. Hissederlerse hemen operasyon başlar, ama sessiz olur ve kuralları uygularsak, hiç bir şey olmaz. Olası bir çatışmada, biz sizi koruruz, am sizler de çok dikkat edin.” Uzun uzun konuştu ve tüm detayları anlatı, eğer çatışma çıkar da koparsak, kuzeyimizde ışıkları görünen köyü gösterip, “onlar dah iyiler, en azından yardım ederler..”demişti.ve tekrar yürüdük... Artık dağın yamacına tırmanıyorduk, öyle terlemişim ve öyle susamışım ki, su içmek o an en büyük isteğim. O anda doğa ana feryadımı duymuştu ve bir ılık rüzgar esmeye başladı. Ağzımı açtığımda, ılık rüzgar adeta berak ve soğuk bir su gibi boğazımdan aşağıya iniyordu. Susuzluğum bir nebze giderdiğim için, rahatlamıştı. Sabah güneşi doğmadan belirlenen hedef noktasına varmış olmamız gerektiği defalarca söylenmişti, eğer oraya varamasak, kötü bir süpriz olabileceğini söylüyordu öncümüz. Herkes var gücüyle yürüyordu, ama o noktaya varamamıştık. Kötü bir hava soluyordum, etrafta sesler duyuldu ve derken, önde olan gerilla hızla yanımıza geldi; “pusu var” dedi...
|
|