|
Beni biraz ciddiye alıyorsanız anlamaya çalışmalısınız. Kendimi ahım şahım ilan etmiyorum, karşınızdayım. Bu işi bir tarzla buraya getirdim. Ciddiye alınması gerektiği de açık. Çünkü düşman beni çok ciddiye alıyor. Ciddiye almaması ne demek, varını-yoğunu benim için harcıyor. Aslında PKK’den ziyade benim peşimde, halen PKK’yi bir günde avlayacağını düşünüyor. “Ah, o çocukları, o bizim köleleri nasıl kandırdı” diyor. Sizin için yargısı bu. Onun derdi benim, ama ben nasıl bu duruma geldim? Neden düşman demiyorsunuz? Madem bizi çok seviyorsunuz, -anlıyorsunuz da demeyeyim- biraz ilgili, meraklı bir arkadaş gibi kendinize “bu neden böyledir” sorusunu sormalısınız. Bizim eski arkadaşlar bizi biraz ciddiyetle anlarlardı. Yeni dönemin kadroları veya savaşçıları ise kendilerini dayatıyorlar.
Aslında farkında değilsiniz, ama “sen bizi anla” diyorsunuz. Sizi anlıyorum, çözüyorum. Bebekler gibi bu sefer “daha fazla anla” diyorsunuz. Bizim bebek teorimiz meşhurdur. Baktık, önemli bir adım atmaları gerektiğinde, aslında yapmaları gereken işi yapacakları yerde, ikide bir tali şeylerle ilgileniyorlar. O zaman aklıma bu bebek teorisi geldi. Kendini sözümona haklı gösterecek. Bu yaklaşımlarının ardından bu teoriyi geliştirdik. Sizin şikayetleriniz, yetmezlikleriniz, çınlayıp-çabalayıp sonuç vermeyişiniz ardından gösterdiğiniz yaşam ve savaş bebekliği... Güç getiremiyor, gerekeni yapamıyor ve sonra ya kendini birden ölü gibi yere atıyor ya da bol bol ağlıyor, bağırıyor. Durum budur. Bu kadar şikayet eden, bu kadar kendini düzenlemeyen, mevzilendiremeyen ağlıyor, şikayet ediyor. Böyle olmayan kaç birlik komutanı; birlik, bölge sorumlusu ve yönetimi vardır? İşlerini derinden, hakimce götüren kim var? Bunlar bebek değil de nedir? Bir taraftan da mama istiyor, “beni besle, beni doyur” diyorsunuz. Bu kadar eleştiri-özeleştiri, yetmezliklerinizin büyüklüğünü gösterir. Yetmezlik, yanılgı, yanlışlık, siyasi pislik, askeri pisliktir. Sürekli “bunları bize temizletme, gel sen temizle” diyorsunuz. Yoksa neden bu kadar konuşuyorsunuz? Temizletmek için.
Bu konuda yine benim durumumu değerlendirelim. Hiç böyle eleştiri-özeleştirilerim yoktur. Sizinle kıyaslanamaz bile. Ben en büyük eleştiri-özeleştiriyi de çoktan yapmışım. Yani çok az anladığınız veya anlamaya yanaşmadığınız buradan anlaşılıyor. Ağlamayacak kişi kim, savaş bebeği olmayacak kişi kim? Öyle olmazsanız işte sizi böyle zorlarız. Ben gerçek anlamda savaşçılarla birlikte savaştığıma inanmak zorundayım; sizin bütün bu durumlarınıza rağmen bunlar hep kahraman savaşçılardır demek zorundayım. Öyle olmazsanız da, size öyle inanmak zorundayım. Çünkü ben buyum, bu inançla götürüyorum. Ve böyle anlamak zorundasınız. Yani kendinizi ne kadar dayatırsanız dayatın, ben size kahraman savaşçı gerçeğini dayattım. Kahraman savaşçı olacaksın. O da, bu büyük özel savaşçılığa karşı çok az olanakla büyük halk savaşçılığıdır. Ya onu dayatırsınız, ya onu dayatırsınız. Önderlik budur. Tekrardan mutlaka anlamalısınız diyorum. Ne iyi niyetlerimi, ne inadımı, ne eğilimlerimi hiç yanlış anlamaya gerek yok. Benim her şeyim bu konuda bir savaş yetkinliğidir. Yani yaşamın her cephesi benim için savaştır. Öyle bir an dalıp gidecek nefesim bile yok. Belki insanlar kolay anlayamaz, kolay ulaşamaz, ama mevcut düşmana göre de başka çare yok. Bu düşünceyi bile ben yetersiz görüyorum. Değerli dost Yalçın Küçük hocamız şunu diyordu: “Bu kadar hızlı düşünme ve hem de çok hızlı yapma...” Bunu fark etmiş. Tabii, düşmana göre oynuyorum. Çünkü hızlı düşünüp hızlı yapamazsan düşman ulaşır, seni öldürür. Bütün Kürt isyanları neden ezildi? Çünkü orada düşünce çok ağır çalışıyor, belki de yok, davranış da çok ağır. Düşman da hızlı düşünüyor, karar veriyor. Bir de onu daha hızlı yürütecek tekniğe sahiptir. Ulaştırıyor, vuruyor. Bunu neden anlamazlık edeceksiniz? Savaş bir hız olayıdır. Bir daha kabaca bir benzetmeyle belirteyim; bir tavşan var, bir tazı var veya bir şahin var, tabii yine avlanacak bir yılan var. Veya bir canavar var, bir de ondan kaçmak isteyen insan. Bunların başarılı olmaları için ne gereklidir? Birinin hızının diğerini geçmesi gerekir. Bunun için kartal müthiş süzülüyor, tazı müthiş kaçar. Bütün savaş sanatlarında bu böyledir. Senin ardındaki düşman da canavardır, tazıdır, kartaldır. Eğer onun etkisinden kurtulmak istiyorsan, senin hızın onu aşmalıdır. Düşmanı şu anda biraz zorluğa düşüren nedir? Benim hızımdır, tempomdur. Yola giriş yapıyorum, yani yolu seçiyorum, fakat yolu seçme de çizgidir. Bunlar yetmez, yola koyulmama o da yetmez, yürüyorum, sizin gibi savaşıyorum. Tabii o da yetmez, hız gerekir, çünkü karşıdaki yüksek bir hızla geliyor. Senin arkandakinin bir hızı vardır. Herhangi bir yürüyüşle değil, onun hızını ikiye katlayacak bir hıza kavuşursan adamı geride bırakırsın. Tarz, tempo, hepsi için de bu böyledir. Bana hakim olan anlayışları size veriyorum, yani sorumluluklarım diyorum. İşleri yoğun ele almam, hemen her şeyi yeterince düşünmem ve hem de anı anına yapmam söz konusudur. Acaba neden böyledir? Tabii düşmana göre olması gerektiği için.
Tarihte hiç birisi böyle yapmadı ve hepsi kaybetti. Ben biraz böyle hızlı düşünüp yaptım, kaybetmedim. Bu çok açık, neden anlamayacaksınız? “Kafamız yok” diyebilirsiniz. Omzunuzun üzerinde kafanız var, onu iyi çalıştıracaksınız. “Kendimi yormak istemedim” diyeceksiniz. Çoğunuz “rahatlık” diyorsunuz. Ama karşındaki düşmanın durumunu takip et, sana nasıl saldırıyor, kendi sömürgesi içinde nasıl düşünüyor? Sen neden düşünmeyeceksin? Düşünmesen, hangi savaşı kazanmaktan bahsedebilirsin? Kendini büyük aldatan adam böyle ortaya çıkıyor; büyük aptallar, büyük yanılgı sahipleri böyle ortaya çıkıyor. Bunları kendinize uygulayın. “Savaşın bu kişilikle verilmesi zordur” diyorlar. Tabii ki zordur. Düşmanın size dayattığı bir imhadır. “Biraz şeref, onur, kimlik, kişilik” dediniz, onu da size gösterdik. İnkar edemezsiniz, ki düşman gerçekliğidir. Düşman gerçekliğini bir tarafa iterek hangi komutanlık, hangi savaşçılık yapılabilir? Buna yönelin. Onun için çoğu “düşmanı ya abarttık, ya küçümsedik” diyor. Bana göre, ne abarttınız, ne küçümsediniz; düşünmediniz bile. Bu düşmanı ufkunuza yerleştirmediniz. Düşmanı bazen melek yerine koyma, bazen babası yerine koyma, bazen çok abartma, bazen çok küçümseme var. Hepsi de yanlıştır. Düşman öyle ele alınamaz. Tabii siz, kendinizi de ele almayı bilmiyorsunuz. Örneğin halkı ele alalım; halk neden size gelmiyor? Halka az mı emek harcandı? Ne kadar kaçırtınız, vurdunuz, dövdünüz, kendisine karşı ne kadar yanlışlıklar yaptınız. Yine parti gücünü, bin bir emekle hazırladığımız gücü de doğru ele almadınız. Canınız sıkıldı, çarçur ettiniz. Yani kendinizi tanıyamadınız. Yüzde yüz çok büyük bir bağlılıkla, dikkatle ele alınması gereken değerlerimizi ne tanıdınız, ne onunla yaşamayı, onunla savaşçıyı düzenlemeyi bildiniz. Ondan sonra da “ben savaşçıyım, ben komutanım” dediniz. Buna kimi inandırabilirsiniz? Dikkat edin, bütün bunları neden belirtiyorum? Bir kördüğüm gibi kendinizi dayatıyorsunuz. “Bu savaş ancak bu kadar olur, geliştirilemez, dönüştürülmez” tarzında bir yaşam sürüyorsunuz. Ben buna karşıyım. Çünkü sizin savaş tarzında yüzde yüz yenilgi var, ölüm var. Sizi neden alet olayım? Tabii halen kendimdeyim, yaşamaya çalışıyorum, yenilmiş değilim. Aslında size şunu sormak gerekir: Kaç sefer yenilmişsiniz? Yenilmedik nereniz kaldı? Diri olan nereniz kaldı? Bu soruları size sormak gerekir. Yaşamın neresindesiniz? Ona da bazı cevaplar vermek istedim, ama bundan kaçıyorsunuz. Dikkat edin, bütün bu değerlendirmeler sizi gerçeklerimizin, en önemlisi de savaş ve örgüt gerçeklerimizin esaslı noktalarına doğru yaklaştırmak içindir. |