Kuzeyimizde olan köyün bahçelerinden geçerek ilerliyorduk. Pusu var denilince, komutayı yapan arkadaş bize derhal bahçe duvarlarının arasındaki dikenli ağaçların içine girmemizi söylediler. O dikenli otlar ve ağaçların arasına girmek, kurşun yemek kadar acı verecekti ama öldürmeyen bir acı olduğu için tercih edilirdi. Hızlı bir şekilde sürünerek, dikeli ağaçların altına girdik. Dışarıdan görünmemek için genişliği 3-4 metre olan dikenli sarmaşıkların ortasına kadar sürünerek gittik. Herkes birbirini görüyordu ama aramızda biraz mesafe vardı. Komutayı yürüten gerilla, “bakın hevaller, pusu var ve bizi görüp görmediklerini bilmiyoruz, ama eğer rasgele tarama yaparlarsa ve kurşun birinize isabet ederse ağzınızı bağlayın ses çıkmasın, yoksa yerimiz beli olur ve hepimiz şehit düşeriz...” çok gür ve şefkat dolu bir ses tonuyla söylemişti. Yanımdaki gençlerin ağızlarını kefiyeyle bağladım, kendimde bağlayacaktım, komutan; “gerek yok”dedi, o zaman gerçek kimliğimi bildiğine emindim artık, yoksa bukadar güven neden?. Araba sesleri duyuluyordu, biz dikenli ağaçların dibine girmiştik, her tarafımız kanamıştı, diken batmayan yerimiz kalmamıştı. Sabah daha gün ışımadan silah sesleri başladı. Düşman buralarda olduğumuzu bir şekilde biliyor, hatta ben İstanbul’dan beri izlendiğimize artık emindim, ama gerillanın sezileri ve öngörüsü bizi koruyordu. İlk gün yola koyulmayıp beklemek, onca yer değiştirmek hep bu olası operasyon içindi. Silah sesleri yaklaştı ve panzer sesi duyuluyordu. Bir cemse ve bir askeri jip üst tarafımızdan geliyordu, onları çok net görüyorduk. Birden kurşunlar her taraftan üzerimize gelmeye başladı. Üç gerilla arkadaş son kez bize, “heval sakın ses etmeyin, tesadüfen ateş ediyorlar” dedi ve bize sempatik, güler yüzüyle bakıyordu. O bakışları hiç unutmayacağım. Adeta “sakın ihanet etmeyi düşünmeyin, sakın düşmana yerimizi belli eden bir ses çıkarmayın...”der gibiydi. Bir saat kadar silah taramaları sürdü, gerçekten de her taraf taranıyordu ve nerede olduğumuz tam bilinmiyordu. Kurşunların hiç biri değmedi, ama değmemesi bir tesadüftü. Her tarafa yağmur gibi kurşun düşmüştü. Doğrusu çok korkmuştum, doruklara ulaşmadan bir serseri kurşuna hedef olmaktan. Umudumuz sıkıydı ve umudumuz bizi korumuştu, kimse yara almadı ve kimse en ufak bir ses çıkarmadı. Askerler yüz metre yakınımızdan geçip gittiler. Üç saat kadar sonra öncülerimizden ikisi çıkıp etrafı kontrol etti. Bir saat sonra iki gerilla döndüğünde gülerek, “alçaklar ihbar almış ama yerimizi tam bilmediklerinden, üst alana doğru gittiler..” deyince rahatladık. Olayları bir anda unutuldu, gerillaların yüzünde en ufak bir telaş, bir korku veya endişe izi yoktu. Onlara bakınca aynı rahtlık beni de sarmaladı ve gençler de o rahatlıktan hayli ilham aldıkları kessindi. En genç olanı, “heval niye bana silah vermiyorsunuz?” diye bir dah dayatmada bulundu. Komutan gülerek, “ hevalim güvenmediğimizden değil, hiç kulanmamışsınız, önce öğrenmeniz gerekir. Sonra, zaten buraya savaşmaya geldiniz...” diye tekrar onu ikna etmişti. Orada sıkı bir kahvaltı yaptık ve farklı bir yoldan dağın yamacına doğru tırmndık. Bir saat kadar yürüdükten sonra bir vadinin yamacında bir kuytulukta ağaçlar ve kayalar arasında durduk. Orada çok sessiz ve çok kamuflajlı bir şekilde uyumamız söylendi. Onlar nöbet tutuyorlardı... Zifri karanlıkta bir köyün içinden geçiyorduk, şansımız çok iyi gidiyordu köyde köpek yok ya da, o akşam yoktu, olsaydı çok kötü olacaktı. Bir gün sonra Kutsal Sise dağına ulaştığımzda, öncü gerilla, gülerek; “şanslıydınız, ben kesin hepimiz şehit düşeriz demiştim, eğer köylüler operasyona çıkmamış olsaydılar, biz o yerden kurtulamazdık...” içten gülerek anlatıyordu. Mütiş rahatlamıştı, adeta çok ağır bir yükü omuzundan indirmişcesine. Artık gerilla kontrolüne giren alandaydık ve iki, üç saat sonra karargaha ulaşılacağım söylendi. Her adımda heycan, sevinç ve merakım katlanarak artıyordu. Karanlık iyice çökünce yeniden yürümeye başladık, artık rahat ve ses dahi çıkararak yürüyorduk. Bahçelerden koparılan taze erik, elma ve şeftali yiyorduk. Buralar tıpkı anlatılan cennet bahçesi gibiydi. Arada bir yanık bir koku geliyordu, çok merak ediyordum bu yanık koku neydi, sorduğumda, “heval düşman burada yüzlerce köyü yaktı, yıktı ve göçe zorladı. Bu koku o köylerden geliyor” deyince, hüzünlendim. Halkımın acıları ne çok... Derin bir vadi ama çok yeşil, üzüm bağları, erik, elma, armut , nar, ceviz kısacası tam bir meyve cennetiydi burası. Bu bahçeler Şirvan kasabasını köylerine aitti. Kötü olan ülkenin bu eşsiz nimetleri, Şergoyi aşiretine ait cahşlarin ellerine düşmüş olmasıydı. Yurtsever köyler boşaltılmış, Arap kökenli ve hepsi azılı cahş olan Şergoyi aşıreti düşmanın desteğiyle etrafa terör estiriyordu. Sarışın ve çok atik olan gerilla, “hevalim buralar çok güzel ama bu alçaklar düşmanla işbirliği etmiş, ve bu alanda çok arkadaş bu aşiret tarafından şehit edildi” dedi, iç çekerek. Eliyle işaret ederek, “bak, heval şu görünen köy çok azılı bir koruyucu köyü, düşman onlarla çok oynamış...” Bu cümle cok şey çağrıştırdı bende, “düşman onlarla çok oynamış” düşman çok kirli, karanlık ve inkarcı bir savaş yürtüyor gerilla ve Kürt halkı karşısında, ama bu silah geri tepecek, er ya da geç bu kirlilk düşmanı boğan bir hal alacak. Yarım ay ışığında yürüyorduk, komutanımız durmamızı söyledi. Bir tepenin ardında ve Garzan Çayı’nın kıyısındaydık. Çay burada dar bir boğazdan geçiyordu, arka tarafı kale içi gibiydi. İki dağ burada birleşmiş, ama nehrin suları zorla da olsa bir yol bulup aralarında güneye doğru akıyordu. Yerimizde oturmuş bekliyorduk, bir anda karşı tepeden bir değil, on değil elliyi geçkin gerilla koşar adım yanımıza geldiler. İnanamıyordum, etrafım umut ışıklarıyla dolu ve ben umudun kaynağındaydım. Avazım çıktığı kadar haykırmak istiyordum, bu ne müthiş bir an, bu ne inanılmaz bir zaman dilimi, bu ne muhteşem bir buluşma... gözlerimi kapatıp açıyordum, bir düş olabilir, ya da bir rüya diye, ama her açtığımda umudun ışıltıları daha bir canlı olarak karşımdaydılar. Kısa bir merhabalaşmadan sonra onlar, geldiğimiz yöne doğru gittiler, biz de ileriye doğru yürüdük. Çok sonra öğrenmiştim ki o gece biz Kuris ve Siser dağlarını brleştiği dar vadide hareketli gerilla birliğiyle karşılaşmışız ve o gece eyleme gidiyorlarmış. Büyük ve gür bir su akıyordu yürüdüğümüz patika boyunca. Birden bir başka gerilla birliğinin içine girmiştik, daha önce telsizle haberleştikleri için hazırlıklıydılar, nöbeçiler yanımıza geldi, “xer hatın heval quwet be jı we re” dediler. Gece yarısı saat ikiye geliyordu ve çoğu nöbetçi ve subay dışında tüm gerillalar uyuyordu. Burası bir kale gibi onları koruyordu. Durmadık ve yürümeye devam ettik. Garzan Çayı, bu mevsimde dahi hırçın akıyordu. Kesilmiş bir ağaç üzerinden ırmağın diğer yakasına geçtik ve dik bir yokuş tırmanmaya başladık. O gece bizi orada bir ceviz ağacının altında yatırdılar, öyle rahat ve güven içinde uyumuştum ki, saat sabaha doğru dörte “roj baş heval” kelimesini duyarak uyandığımda, yaşamımda bir daha duyumsamıyacağım kadar derin bir mutluluk yaşıyordum... Büyük bir merak içindeydim, neredeydik, coğrafyanın neresinde ve bu muhteşem orman, bu nehir bu cıvıl, cıvıl kuş sesiyle dolu doğa neresiydi. Bir zirvedeydik, bu zirveden bakınca adeta bir üçgeni andıran iki zirve dah görünüyordu. Bu üç doruk zirvenin ortasında geniş uzun ve yemyeşil bir vadi, vadinin orta yerince berrak, gür akan bir nehir. Ressam olsan bu tabloyu yüz yıllara, müzisyen olsan bu muhteşemliği sefoniler, yönetmen olsan bu deha güzelliği filimlere sığdıramazsın. Vadinin en alt tarafında tarla ve bahçeler vardı. Yükseldikçe ormalık azalıyor ve zirveler yalçın kayalarla kaplıydı. Bulunduğumuz yer vadiye hakimiyeti tam olan ve hükmeden bir konumdaydı. Daha fazla merakımı gizleyemedim, adını asla unutmayacağım ve acısını belleğime kazıdığım adı “Sultan” olan gerillaya sordum. (Sultan koçer kızıydı ve köy hayatı dahi yaşamadan 17 yaşında gerilla saflarına katılmış. Çok cana yakın, oldukça sıkı bir gerilla ve Başkan APO’yu tanımadan onun ilmine tutkun bir candı. Sultan beraber olduğumuz bir operasyonda yanımda şehit düştü ve Botan’ın o asi, onurlu kızını ellerimle Siserin koynuna saklamıştım 1994 temmuzun da. O şarkılarımın onurlu asi bir namesidir her zamana yayılan...) gülümsedi, “merak etme buraları çok seveceksin, bu dağın adı Siser dir” dedi. Siser, çok melodik, çok tılsimli bir dağ ismi, kendisi gibi adı da muhteşem bir duygu uyandırdı bende. Sultan simsiyah kocaman gözleriyle ve o tarih sayfalarından çıkıp gelen Kürt kadını tiplemesiyle beni çok etkilemişti. Anlattıklarını büyük bir merak ve ilgiyle dinliyordum. Biz gelmeden bir hafta önce bu bölgede operasyon varmış ve bazı arkadaşlar yaralanmış, şehit olanlar da vardı. Yaralı bir arkadaş yanımızdaydı, kurşun çenesini yararak geçmişti, bir bayan arkadaş ona süt içiriyordu. Ot sapını kamış gibi yapıp, sütü oradan emerek içebiliyordu. Böyle bir yaralanma normalinde günlerce belki hftalarca hastanede yoğun bakımda kalırdı, ama bu gerillayı sığınakta olan hastahaneye dahi yollayamamışlar ve bu yaralı haliyle sürekli hareket halinde olan bir gerilla birliğiyle hareket ediyordu. Gidip yanında oturdum, o haliyle gülüyor ve espiri yapıyordu. Çok etkilenmiştim. Her bir gerilla bize, “hoşgeldiniz heval” derken gözlerinin içten gülüşü ve o temiz sevgileri okadar yalın belirgindi ki, kutsal kitapların sözettiği melekler bunlardı, başkası olamaz. Saat dokuza doğru bölge komutanı olan arkadaşla görüştük. Sıra bana gelmişti, ceviz ağacının dibinde oturan beyaz saçlı, uzun boylu ve oldukça mütevazi komutana doğru yürüdüm. Çok sempatik, insana güven veren ve giyimiyle dahi örnek bir gerilla ile karşı karşıyaydım. Orhane Sersipi, demişlerdi ve Çewlikli olduğunu da. O konuşmadan sonra artık uzun bir süre bu kutsal doruklarda bu sevda dolu yüreklerle yaşayacaktım. Bana ilk söylediği sözü unutmadım, “buralar senin için iyi bir ilham kaynağı olur eminim” demişti. Artık Siser dağının kutsal zirvesinde ve yüzlerce umut ışığının içinde ve de muhteşem ülke güzeliğini doya doya soluyarak yaşıyordum...
|
|