|
Dikkat! Gülümseyin, Çekiyorum, Çektim
Bazen sıkılıyorlar. O kadar üst üste fotoğraflarını çekiyorum ki, fotoğraf çektirmeyi sevmelerine rağmen, yine de bazen ‘yeter’ diyorlar. Kamera karşısında olabildiğince doğal olmaya çalışıyorlar ama, her insanda olduğu gibi onlar da doğallıklarından bir şeyler yitirdiklerinin farkındalar. Bundan sıkılıyorlar. Bazen uyarılarını dikkate almayıp devam ediyorum. Alışmalarını bekliyorum .Ya da, onlara fark ettirmeden yapmaya çalışıyorum. Doğal halleri daha güzel çıkıyor. Ama, doğrusu poz verirken de çok fazla kötü durmuyorlar. Bazen bilgisayarımda çalışırken çektiğim fotoğraflara bakıyorum. Ne kadar çok fotoğraf biriktirdiğime şaşırıyorum. Bazı fotoğraflar, fotoğraf tekniği açısından silinmesi gereken bir biçimde çıkıyor. Ama bir türlü elim varmıyor, silemiyorum. “Ne kadar fotoğraf çektin?” diyorlar. Yüz bine yaklaştığını söylediğimde, “Nereye sığdıracaksın bu kadar fotoğrafı ve ne yapacaksın?” diyorlar. “Ben de bilmiyorum,” diyorum. O kadar fotoğrafı ne yapacağımı gerçekten bilmiyorum. Ama dağda kaybetmekten en çok korktuğum şey, fotoğraflarım.
Fotoğrafların değerini aslında biraz da dağlılardan öğrendim. Çantalarında hep iki şey taşıyorlar. Hiç kaybetmiyorlar. Birisi defterleri, diğeri albümleri. Duygularını ve suretlerini kalıcılaştırmayı seviyorlar. En çok, gizli dünyalarını dokuyorlar defterlerine. Ve hepsi, bir gün bunların birileri tarafından okunması gerektiğini düşünüyorlar. Fotoğraf çekerken, iki aksesuarının yanlarında görünmesini çok istiyorlar, biri silahları, diğeri çiçekler. Ellerinde silahları, çiçekler içinde arkalarına dağları alarak poz vermeyi seviyorlar. Birilerinin fotoğrafı çekilirken, diğerleri hep onları güldürmeye çalışıyorlar. Suretleri güler yüzlü kalsın istiyorlar.
Fırsat buldukça gelip bilgisayarda çektiğim fotoğraflara bakıyorlar. Hata çoğu zaman, önce makinenin karşısına geçip poz veriyorlar. Hemen ardından gelip çektiğim resimlere bakmak istiyorlar. Belki de dağdaki en renkli zamanlarım, dağlılarla birlikte çektiğim fotoğrafları izlediğim zamanlar oluyor. Hele hele bir kaç tane ‘kafa dengi ‘bir arada fotoğraf çekmişse, yorumlar kahkahalar içinde kaybolup gidiyor. Örneğin, birisinin bir kaç fotoğrafını üst üste çeksem, diğeri, “Eh, artık meşhur oldun. Fotoğraflarını imzalayıp dağıtırsın bundan sonra,” diyor. Bir de, adım gazeteci ya, sanki çektiğim her fotoğraf, hemen aynı gün bütün gazetelerde ve televizyonlarda yayınlanacakmış gibi bakıyorlar kameraya.
Gönderdiğim her yazıyla birlikte mutlaka bir kaç fotoğraf da yolluyorum. Bazılarına, fotoğraflarının gazetede çıktığını söylüyorum. O zaman çok seviniyorlar. En çok da, “Annem görmüştür,” diyorlar gururla. En çok istedikleri şey, dağlarda gerilla elbisesiyle çekilmiş fotoğraflarını annelerinin görmesi. Tuhaf. Hiç birisi babasından bahsetmiyor. Hep anaları görsün istiyorlar. Onlar en çok, analarının çocukları. Anaları görsün diye, fotoğraf çekiyorlar. Bazıları annelerine ulaşıp fotoğraflarını iletmemi istiyorlar. Şu anda çantamda onlarcasının analarına iletilmek üzere bana teslim ettikleri emanetlerini taşıyorum. Yazdıkları notlar, günlükleri, albümleri ve en çok, çektiğim fotoğraflar.
Ve dağda en zorlandığım şey, kuzeye gidenlerin fotoğraflarını çekmek oluyor. Kameraya bakarken, sanki geleceğe bakıyorlar. Bir televizyon ekranına ya da, gazete sayfasına bu resimleri yansıdığında ,acaba kendileri nerede olacak, der gibi bakıyorlar. Bu duyguyu bende de o kadar derinleştirdiler ki, artık elim deklanşöre gitmiyor. Ne zaman kuzeye giden bir gerilla kameramın karşısına geçse ve ben deklanşöre bassam, onu da şehitler listesine eklemişim gibi hissederim kendimi. Onlar artık suretlerinin kalıcılaştığını bilmenin huzuruyla gülümserken kameraya, ben, acaba ne zaman bu fotoğraf kullanılacak diye kaygılanıyorum.
Dağdayken fotoğrafını çektiğim bazı gerillalar, savaşta yaşamlarını yitirdiler. Hepsi de dünya güzeli insanlardı. Özellikle televizyon ekranında birisinin resmini gördüğümde ve onu tanıyorsam, hemen gelip bilgisayarıma bakıyorum. Çoğunun onlarca fotoğrafı bulunuyor arşivimde. Bir türlü çıkamadığım dönüş yolunda bana emanet bırakanlardan bazıları şimdi hayatta değiller. Ve ben çektiğim fotoğrafları, artık çocuğu hayatta olmayan analara götürüp vereceğim. Şu anda bilgisayarımda bulunan binlerce fotoğrafta tebessüm ederek bana bakan hangisinin ne zaman ve nerede, hangi çatışmada şehit düşeceğini bilemiyorum. Bu yüzden gerilla suretlerini resmetmeyi giderek yapmamaya çalışıyorum. Ama, ne zaman elimde kamera görseler hemen “Çek bakalım gazeteci,” dediklerinde de onlarca fotoğraf çekmeden duramıyorum.
Sadece gerilla suretleri takılmıyor objektifime. Çoğu zaman saatlerce yürüyerek yüksek bir yerde, güneşin doğuşu ya da, batışının dağlardaki o doyumsuz manzaralarını çekiyorum. Çiçekleri ve kelebekleri. Gerilla kamplarının neredeyse birer üyesi haline gelmiş keçilerin, koyunların, köpeklerin, kedilerin, tavşanların, güvercinlerin, sincapların, ayı ve domuz yavrularının, dağ keçilerinin, şahinlerin ve doğadaki daha bir sürü canlının ve bitkinin resimlerini çekiyorum. Çeşit çesit silahlarının her açıdan resimlerini çekiyorum. Ve hepsinin bir adı var. Keçi-Siser, koyun-Yaman, köpek-Gergedan, sincap-Canavar, kedi-Prenses, tavşan-Dilo, güvercin-Zerê, kartal-Asi, ayı-Mıhê, dağ keçisi-Xezal, tavuk-Gûlê, eşek-Kadife, katır-Hirço… Adı olan sadece hayvanlar değil, Mazlum`un BKC`sinin ismi Bülbül, Agit`in kleşinin ismi Zurvan, Sipan`ın doçkasının adı Kıyamet. silahların da kimlikleri ve adları var. Bir de fotoğrafları.
En çok da yeni şervan kampının fotoğraf merakı başımın belası. Birisinin fotoğrafını çeksem, hepsine hak doğuyor. Ve Allah var, hiç birisi de hakkını kimseye yedirmiyor. Kamerayı görünce, hepsi, ya çok abartılı bir biçimde ya da, hiç çaktırmadan poz veriyor. Hiç birisi duyarsız kalamıyor. Günlük yaşam temposu çok yoğun olduğundan dolayı eğitimlerde uyukluyorlar. Bir gün Nuda Karker arkadaşın dersi var. Ders esnasında savaşçı adaylarının uyuklamalarını nasıl engelleyeceğini düşünüyor. En sonunda, “En iyisi mi heval Jehat, sen gel, ben ders anlatırken, onların fotoğraflarını çek. Eminim, hiç birisi uyumayacak,” diyor. Derse katılıyorum. Ve bir köşeden kameramı onlara doğrultup sürekli fotoğraflarını çekiyorum. Kamerayı kime doğrultsam, hemen pozisyonunu düzeltiyor, yanındakini dürtüyor, uyarıyor. Ders boyunca biri hariç, hiç birisi uyuklamıyor. O birisine de ders arasında kendisinin uyurken fotoğrafını çektiğimi söylüyorlar. Hemen koşup yanıma geliyor. “Heval jehat, Allah’ını seversen o fotoğrafı hemen sil. Benim uyurken çekilmiş fotoğrafım, gerillacılık kariyerimi daha başlamadan bitirecek. Aleme rezil olacağız. Hele bir de bu gazetelerde çıkarsa, beni ancak, bombanın pimini çekmek kurtarır,” diyor. Sonra anlaşma yapıyoruz. Ben fotoğrafını hiç kimseye göstermeyeceğim ama, o da, bir daha derslerde uyumayacak. O sözünü tutuyor. Benim ne kadar tutacağım belli değil.
Yine bir gün, kamptaki gerillalarla bilgisayardaki fotoğraflara bakıyoruz. Hangi alana gitsem, mutlaka bir ateş yakıyor, üstüne gerillanın meşhur kara çaydanını bırakıyor ve ha bire fotoğraflarını çekiyorum. Böylece fotoğraf arşivimde dağdaki bütün çaydanların fotoğraflarını biriktiriyorum. Bunu gören gerillalar, “Yaw Wallahi, reşoyu kıskanıyoruz. Senin albümüne bakınca, ulan bu yaşamda çaydan olmak varmış, demeden edemiyoruz. Neredeyse artık reşoyu ateşe bıraktıktan sonra, dönüp bir imzalı fotoğrafını istemek geliyor içimizden,” diyorlar.
Sadece reşo mu? Dağdaki en zengin fotoğraf malzemem tabi ki, etütler. Her gece geç saatlere kadar çalıştığımız için, sızma ile ele geçirdiğimiz ganimetlerle etüt sofraları kuruyoruz. Ve başına geçip önce fotoğraflarını çekiyor sonra da, mideye indiriyoruz. Sadece etüt fotoğraflarımdan dünyanın en zengin gerilla yemek fotoğrafları kitabı bastırabilirim. Bu fotoğraflardan bazılarını aileden bazılarına göndermiştim. Birkaç gün sonra e-mail adresime şöyle bir not düşmüştü. “Sen dağda sadece yemek mi yiyorsun! Böyle giderse onların yemeklerini bitireceksin ve büyük ihtimalle kovulacaksın.”diyorlardı. Ama yanılıyorlardı. Bende bu kamera, gerillalarda da sızma yeteneği ve etütlerini belgeleme merakı oldukça, ne etüt biter, ne de ben kovulurum. Zaten gerillalardan biri, “Wallahi sen olmasaydın, dünyanın en ilginç sofrası tarihteki şanlı yerini alamayacaktı. Sayende bu gerillanın hiç de söyledikleri gibi, aç olmadığı böylece belgelendi. Beni dinle, gazeteye gönderdiğin her gerilla fotoğrafının yanına, bir de bu etüt fotoğraflarını koy. Sırf bu fotoğraflar bile sana dünya sofra kültürüne katkılarından dolayı , dünya çapında ün kazandıracak, tarihe geçeceksin. Dünyanın en ilginç yemek fotoğrafları çeken gazetecisi. Allah var, sadece çekmiyorsun, bu arada iyi de götürüyorsun. Baksana, göbek bağlamaya başladın,” diyor. Son dönemde fotoğraf çekerken, göğüsten yukarı olmasına dikkat ediyorum. Yanlış anlaşılmasın. Portre fotoğraflarım daha güzel çıkıyor da ondan!
Profesyonel bir fotoğrafçı olduğum söylenemez. Yaptığım haberler için, fotoğraf çekme ihtiyacından kaynaklandı ilk fotoğraf çekimlerim. Sonra bir hobiye dönüştü. Dağda tutku ve görev haline geldi. Çektiğim fotoğrafların canlı olduğuna inanmaya başladım. Bir dağın, bir bulutun, bir kayanın, yanmış bir ağacın, ya da, yaktığımız bir gerilla ateşinin resimlerde birer surete ya da, dans eden, uyuyan, koşan bir insana, özellikle de bir kadına benzediğini görüp heyecanlanıyorum. Dağ fotoğraflarının sadece arşivimde kalmasının haksızlık olduğuna inanıyorum. Bir gün bunların, isteyen herkesin ulaşabileceği bir biçimde değerlendirilebileceği bir imkân bulabileceğimi düşünüyorum. Bu güzellikler bana fazla gelir. Taşıyamam. Taşırmam gerekir. Dağın fotoğrafı aslında, hepimizin içinde saklı olduğu bir dünyanın fotoğrafları.
Galiba dağlılara çok benzemeye başladım. Bir tehlike anında kendimden çok, yazılarım ve albümümü nasıl koruyacağımı düşünüyorum önce. Son günlerde intişara çıkıyorlar. Ben de gidiyorum. Kendim kayaların başına çıkıp fotoğraf çekerken, fotoğraflarımın ve yazılarımın kayıtlı olduğu bilgisayarımı en sağlam yerlere saklıyorum. Bana bir şey olursa, bir şey olmaz. Kaldı ki, zaten ben bir gün göçüp gideceğim herkes gibi. Ama, dağın resmi hep kalsın istiyorum. Bilgisayar çantamı iyi korumaya çalışıyorum. Eskiden bir çatışmada yaşamını yitiren bir gerillanın çantasına bakmışlar. İçinden sadece küflü ekmek, bir defter, bir kitap, bir de resim çıkmış. Şimdi o resim bütün dağlarda duvarlara asılı duruyor. Bizden geriye kalacak olan bir fotoğraftan başka neyimiz var ki? O kadar çok fotoğraf çektim ki, artık korkmuyorum. Anama bırakacak gerilla giysili resimlerim var. Ötesi, hoş bir yolculuktu. Geldi, geçiyor. Anamın fotoğrafımı göreceği günü sabırsızlıkla bekliyorum bütün dağlılar gibi… |