|
Huner digrî, mirovati digrî û Kurdistan birindare carekdin. Peyv têre nake kû mirov hesten xwe binivisîne, dil li berxwe nade kû, mirov bêdeng bimîne. Delîla deng zelal û xwes awaza ciyan, her ji tere oxirbe, te kerîke xwe hîşt bi me her Kurdekî-ke re... edî bese lo hevalo!..
***
O gün çok güzel bir gündü ve saba saat henüz yedi olmadan hava hayli sıcaktı. Nisan bitimiydi, hızla ağaçların yapraklanması, doruklardaki karın biraz erimesi, daha doğrusu kuzeye geçmek için bize yol vermesini bekliyorduk. Yiyecek sıtoklarımız çoktan tükenmişti, ama doğanın cömertliği sürüyordu, haftalardır bahar otları yiyorduk. Günde her kese bir ekmek yetecek kadar unumuzda vardı. Aslında gerilla koşularına göre biz hayli lüküs bir hayat yaşıyorduk, gecen yıl bu zamanlar bu alanda tuz, un, yag başat olmak üzer hiç bir yiyeceğimiz yoktu ve açlık sınırında yaşıyorduk. Buda gerilla ayrıcalığı... Basya vadisi okada yeşil, o kadar görkemle renga reng bezenmiş ve mükemel bir doğası vardı ki, ona her baktığımda burada yaşam sürmüş insanların mutlaka ölümsüzleştiklerine inanıyordum. Onlarca köy Saddam tarafından bonmalanmış ve boşaltılmıştı. Bu alanı muhteşemleştiren en güzel şey de, Govende; sekizinci dünya harikası gibi, insanda hayranlık uyandıran ulu bir gurup insanın, halay çeken heykeli gibi, Basya vadisinin güney doğusunu baştan başa kaplıyordu. Uzaktan bakınca Govendenin zirvesindeki yalçın kayalar, sarığı, şal şapıkıyla eski zamanların Kürd insanlarını coşkulu bir şekilde govende durduğunu sanırsınız. Zaten adıda ordan geliyor, “halay yeri”. Bahardı, kampta kalamazdık, ama kuzeye de geçemiyorduk kar yol vermiyordu. Sık sık yer değiştiriyorduk. Biz Şemzinan sınırlarındaydık, işkalcilerce çizilen sınırların sıfır noktasında olduğumuzdan, TC. Sınır karakoları bizimle hep temastaydılar, daha doğrusu onların görüş alanını içindeydik. Düşma küçük gözlemci guruplarla arazıyi kontrol ediyordu, yerimiz belirlenirse kobraları devreye sokarak kayıplara neden olabilirdi. Bu yüzden sık sık yer değiştiriyorduk. Yeni geldiğimiz yer, Govendenin tam altında ve Herguş köyüne yakın yerdeydik. Kayalıkların ve küçük iki dereciğin arasında konar göçer kampımızı kurmuştuk. Herguş, Kürtler ve Asurilerin ortak yaşadıkalrı cenetin bahçesi. Muz ve portakal dışında her meyvesi vardı. Yüzlerce soğuk, berak su gözeleri, Herguşu adeta kutsal bir ziyaret yeri yapıyordu. Herki alanına hakim, yüzü Çarçelaya dönük ve Avaşin koynua akıyor gibiydi. Herguşta olduğum her zamanda kurduğum tek hayal vardı. Bir gün Kürdistan özgürleşince, burada büyük bir Konservatuvar kurmalıyız, orada sadece Kürt müziği değil, Asuri, Ermeni ve fars müziklerinin eğitiini alan bilerce sanatçı yetişmeli. Burda bir de Gerilla tarzı kapikler yaparak, bu ceneti tüm dünyaya tanıtmalıyız diyordum. Tepecilerimi, yakınımızdaki sıtratejik bir tepeye gidiyordu, kmap içinde nöbeçiler vardı ve nöbeçi subayı. Güzel bir mayıs sabahı ve hava insanı kendinden alıp, sarhoş ececek kadar muhteşem ve bizim manga o gun tepeciydi. Çok erken gitmemize gerek yok denildi, önde sabah sat 3.30 da üç öncü arkadaş keşife çıkmıştı, ordan da tepeye gideceklerdi. Diğer beş arkadaş beraber tepeye doğru yürüyorduk, etraf bahar kokusunun baş döndüren muhteşem ahengiyle doluydu. Hangi yana baksan, inanılmaz güzelikte çiçekler, otlar ve çiçek açmış ağaçlar vardı. Düz bir tarla dan yürüyorduk, önümüzde bir kayalık vardı, bir anda bir şahinin şimşek hızı ile o kayaya inip kalktığını gördüm. Okadar hızlı olmuştu ki, acaba düşmüydü gerçekmi diye biraz sesiz kaldım, Azad arkadaşa, Sedat ve Numana baktım, onlarda şaşkın bir şekilde bakınıyordular, gülmsedim; “sizde gördünüzmü” üçü beraber evet dediler. Sedat o holadalı konuşmasıyla bir espiride yapınca bolca güldük ve o kayaya doğur gitik. Şahin boşuna dalış yapmazdı, ya bir tavşan, tilki veya bezeri bir hayvanı avlamıştır. Kayay yaklaştığımızda, gözlerimize inanamadık. Kocaman bir tavşan, sadece başı koparılmış. Şakin bu koca tavşanı boynunda kapınca, ağır olan bedeni kopmuştu. Bizim için hayal edilmeyecek bir ziyafet olmuştu. Sadece tuz yoktu, ama tepenin yanında, geçen yıldan kalma bir küçük bireysel gömüsünün olduğunu söyleyen, Numan, “orda tuzda var” deyince, o gün midemiz uzun zaman görmediği ve belkide uzun zaman göremeyeceği bir ziyafet yiyeceği kesinleşmişti. Her kes Şahine teşekür ediyordu, Sedat gülerek, “ya zaten gerila ve şahin kardeş değilmi” dedi ve her kes kahkahalar atıyodu. Numanın bireysel küçük gömüsünde, tuz, bir kilo kadar şeker ve bir avuç bulgur çıkmıştı. Geçen yıl bir yaralı arkadaşı burdan güneye götürürken, bu erzak torbadaymış ve onu buraya bırakmışlar. Dah kahvaltı yapmamıştık, düşman telsizlerinden imalı bir konuşma ve bir sesizlik oldu. Bir anda kobra tepenin arkasından cıkarak bize doğru geldi. Her kes önceden belirlenen sığınaklara gitti. Çok ani olmasına karşın en azından kayalıkların koğuna girme zamanımız olmuştu. Buluduğumuz tepede kayalar adeta labirent gibi, ve büyük kayaların araları usta yontulaca yontulmuşcasına yolar, giritiler, koğuklar yapılmıştı. Burda tang, top, kobra gerilaya hiç bir şey yapamazdı. Kobra üzerimizden çok alçak uçuyordu ve adeta yerimizi iyice belirlemek için gelmişti. Tepecilerin bulunduğu tepeye kadar giti ve dönüp şemzinan tarafına giti. Düşma etrafımıza indirme yapacaktı, am önce tam emin olmak istedi ve nasıl konumlandığımızı görmek istedi. Kobra gidince, komutanlarımız toplatı yaptılar ve bir saat içinde orayı terkettik. Kayalıklarda Basyaya doğru iniyorduk, nehir bulunduğumuz yerden en az 500-600 metre derilikteydi ve dik bir yukuştan iniyorduk. Nehir yatağına doğru indikçe, gök yüzü ve suyun hışımlı akış sesinden başka bir şey görmüyor, duymuyorduk. Basya vadisi 1997 sonbaha operasyonuda onbılerce askerin etrafı tutmasına rağmen, bilerce gerillayı koynunda saklamış ve hiç birini ele vermemişti. Vadinin çok heybetli bir ses fonatiği vardı. Bir kaç saniyede bir değişen suyun akış sesi, her defasında bir şeyi adırıyordu. Bazen derin bir fırtına gibi, bazen uçak sesi, bazen insan çığlığı. Bahar olduğundan su çok heybetli ve tam bir nehir büyüklüğünde akıyordu. Üzerinden geçerken insan heybete kapılıyordu. gerilanın yaptığı tel ve ağaçtan köprüden geçerken, hayli zorlanıyorduk. Bu köprünün özeliği, helikopter dahi farkedemezdi. Basyanın her bir yanı anı dolu ve her bir güzide köşesinde bir şehit vardı. Şarkı söylüyordum, hemde bağıra bağıra ama yanımdaki arkadaş dahi zor duyordu, çünkü basya orkesrası devredeydi.....
|