Çarçelanın doruğunda oturmuştuk, gönül ve beyinlerimizde izi olmayan, ama her Kürdün yönül yarası olan, sahte sınırların ardındaki cenletin doğu, kuzey ve güney topraklarıa bakan gözlerimiz, dinlenenmeye mecbur, vucudumuzun dingileşmesinin bekletisindeydik. Hava masmaviydi ve güneşin sarı-sıcak ışınları tenimize temas ettiğinde , -20 dereceyi bulan Çarçela soğunu etkisiz kalıyordu. Her kesin sırtında en az 20-30 kg ağırlığında yük ve geceden beri durmaksızn 3350 m olan Çarçelanın doruğuna değin tırmanmıştık. Daha en az sekiz saatlik yolumuz vardı. Bu zorluklar hiç bir hevalin umrunda değildi, her kes oan ki o doruk noktada, o muhteşem anın keyfini yaşıyordu. Şehit Ankaralı Hasan, yanı başımda sırt çatasına dayanarak yarı uyur bir halde, sesli bir şekilde ansızın gülmeye başladı. Okadar içten ve güzel gülüyordu ki, nedenini alamasamda bende gülüşüne katıldım. Bana baktı, “ben sana gülüyorum, sen neye gülüyorsu?” şaşırdım, “neden bana gülüyorsun?” doğruldu biraz ve elindeki berrak kıristaleşen karı ısırarak yerken, “sanatçıları anlamak çok zor, hevalim şarkılarını söyleseydin ne işin vardı burda.” Gülüyordu, “ama bende şarkılarımı söyleyebilmek için geldim buralara. Buraları yaşamdadn buraları anlatama ki hevalim”. İkimizde kirista kadar berek ve sert karı ısrarak yiyorduk ve sohpetimize bütün mangadaki arkadaşlar katıldı. Beni hiç umusamaz görünen maga komutanı Heval Reşit (bir hafta Önce Bingöldeki operasyonda Şehit düşen güzel insanı saygıyla anıyorum. Onlar umudun yegane koruyucuları ve büyütücüleridir) beklemediğim bir konuşma ile benim burdaki olmam sebep ve gerekçelerimi anlatı. Şehit Hasan çok mutluydu, diğer Kürt sanatıçılarını da sohpetin içine çekmiş ve gerilla 3350m yükseklikte sanatı tartışıyordu.. . Gever ovasının bitimideki Reşidan köyünden yükümüzü alıp, Çarçelaya doğru yürüdüğümüzde, Baye köyünden sonra tırmanış daha bir dikleşmiş, her nekadar alışık olsakta, Geverok sonrası tırmanışta zorlanmamak olanaksızdı. Hemen arkamda Sehit A.Hasan vardı. Bazen ayağımı yeterince kaldırmadığımdan ya bir kaya parçasına, ya bir tümseğe takılırdı ve tökezler gibi olurdum. Arkamdan seslenerek, “ e...buralar sahne değil hevalim” derdi gülümseyerek. Bende, “evet doğru yılların gerillalarısını da ne olmuş, şu yol asfaltlayamadınız” yüksek sesle gülerdi. “sahi sen niye sahneleri bıraktı ya?” “ Ya sen Nıye Bursanın Güzeliklerini bırakıp geldin?” Onula konuşmak keyifliydi ve şakalarımız dahi bir sorunu, bir gerçeğin yorumlanması üzerineydi. Cezaevinde bir kaç yıl kalmış, ama çok okuyor, genel kültürde ve felsefede hayli gelişkindi. Ondan çok şey öğrenmiştim. Şalvarım ve sırtım sırılsıklam ıslanmış, paçalarım buz tutmuştu, her bir arkadaşında öyleydi, ama bu berak ve kutsal güneş beş dakkikada buzları eritmiş, hata kumaşın kalitesindenmidir bilemem ama, kurumaya başlamıştık. Sırtımı, güneşten ısınan kayaya dayadım ve yüzümü Akaralı Hasana dönerek, “hevalim insanı alamak zor, neden bütün suçu sanatçılara yüklüyorsun?” deyince, donanımlı bir felsefeci gibi insanı konuşmaya başladı. Onun bu özeliğini çok seviyordum. Her sorun, her çözüm insanla başlar ve insanla biter... “insan eğer bir olguyu içseleştirmiş, kendinden bir parça yapmışsa ve eğer her türlü olumlu-olumsuzluklarını bilerek kabulenmişse, başarmak için hiç bir engel kalmaz. Hepimiz için bu geçerli, bu zor koşularda umudumuz ve inandığımız iddealerimiz olmasa, bu kadar direngelikle bir gün dahi kalırmıyız buralarda değilm...” Sehit A.Hasanla sohpeti, hemde kutsadığım Çarçelanın doruğunda, geçekten çok derin bir güzelikti. Yanımızda bir içimlik çay ve suyu kaynatacak kadar odun getirmiştik. Çarçelanın doruğunda, toprak dahi yoktur, hep kaya ve kar. Her kes Baye köyünde kuru bir odunu basto gibi eline alıp doruğa kadar getirmişti. Dorukta ve kara çaydanda çay içmek kadar keyifli bir şey yoktur. Düşünün -20 derece soğukta ve Kürdistan coğrafyasını kuşbakışı izlerken çay yudumluyorsunuz. Reşit arkadaş kendisi büyük özele ateşi yaktı ve suyu kaynatı , çay demledi. Şekerimiz boldu, dah adoğrusu üç kişinin yükü şekerdi.Bol şekerli çay bizi hayli zinde yapmıştı. İnişimiz tam anlamyıla muhteşem olacak, çünki Bedewe vadisi kar doluydu, eğer talimat verilirse kar üzerinden kayarak, 6 saatlik yolu 15-20 dakikada inerdik. ‘Deriye Keran’ kapısına geldik, her kes ilk 50 m adeta milim, mili hesaplayarak inmek zorundaydı. Kayala buzlanmıştı, güneş bu mevsimde bu tarafdaki kayalara vurmazdı. Şutik bağlandı ve tek, tek indik, en son Reşit arkadaş kendisi indi. “tu heval be ku em nebejin, ji cihe xwe nelive” deyince durduk. O durbini ve Sedat arkadaşı alıp yüksek kayaya çıktı, uzun uzun etrafı izledi. Bu alanda çok eskiydi ve tecrübeleri çoktu. Köyde düşman olabilir, kar erimesi sonucu büyük kütleler düşe bilir gibi hesapları yapmak için, bakınıyordu. On dakkika sonra döndüğünde, herpimiz ayağı kalktık, her kes ondan, “hevalno em dıkarı xwe ser berfede berdin jer” demesini bekliyordu. Yüzü çok sert ve düşünceliydi, anladık ki, 6 saat yürüyeceğiz, belkide bu 10 saat olabilir. Çok sakin bir ses tonuyla, “neyse hevaler kendini çok dikkatli bir şekilde bıraka bilir” deyince, hepimiz çok sevindik. Ben ve urfalı Xebat (İsviçreden katılmıştı, şimdi PJAK güçlerinde komuta düzeyinde görev yapıyor) heval en son kendimizi bıraktık. Her arkadaşa karın üzerine oturması ile gözden kaybolması bir an içinde oluyordu. Vadi çok dikk ve kar çok yumuşak değildi. Yaklaşık 1500m o dik yukuşta ucarcasına kaydık. Bir an kontrolü kaybetim ve önümde Sedata çarptı, o da düştü ve Xebat heval arkadan bize çarptı, şanslıydık, inildikçe kar yumuşuyordu, silahımızı fıren gibi kulanarak duraksadık, kendimizi düzeltip tekrar aşağıya doğru kaydık. Gerçekten uçuyorduk. Altımıza yedek bez koymasak o sürtüşmede kesinlikle şalvarımız delinirdi. Uçan gerilla birliği şakası her kesin dilindeydi ve gülerek boş köye doğru yürüdük...
|
|