Gözgözü göremeyen fırtınalı gecede yürüyen birlik, çemberden çıkabilmişti. Özveriyle geçmeye çalıştıkları düzlükler karla kaplı olduğu için, yürüyüşleri de oldukça zorlu olmuştu. Daha önceleri yarım saatte geçebilecek yerleri, ancak üç dört saatte geçebiliyorlardı. Çoğunun eli ayağı aşırı ayazdan tutamaz hale gelmişti. Soğukta ayakları yanan arkadaşlarını düşündü Komutan Bawer; sert geçen bir kışta ani bir saldırıya önceleri de tanık olmuştu. Beş gün üstüste hiç yemek yememişlerdi. Bazı gerillaların ayakları morarmış ve etleri lime lime dökülmüştü. Etleri dökülmüş ayaklar yere değdikçe yüzlerine kaskatı bir acı dalgası yayılıyordu. Başında durduğu birlik gittikçe takatsiz bir hale gelmiş, kimisi ayakta uyuyor, kimisinin de üstü başı yırtıklar içinde, kimisi yaralanmış haliyle özveride bulunuyor, kimisi de ağır şartlardan dolayı bilincini yitiriyordu. Ölümün soğuk nefesi enselerindeydi. Gökte ölüm yağıyordu, kan yağıyordu. Saçları sakalları birbirine girmişti. Birliğin büyük bir çoğunluğu yaralanmış ve sağlam olan arkadaşlarının desteğiyle kurtulabilmişlerdi. Son nefesine kadar yaralı haliyle arkadaşlarına yardımcı olan Mahir’i düşündü. Gözlerine yaş doldu. Sanki kor bir ateş parçası değdi yüreğine. Bu birliğinde de onlarca Mahirler vardı. Kanlarıyla direniş destanları yazdıracak onlarca yiğit, şaha kalkmış zulüm katarına ölümcül darbeler vuracaktılar. Gencecik bedenleriyle toprağa düşüp ölümsüzlük kervanına katılacaktılar. Onun için gerillalara örnek olması gerekiyordu. Duruşuyla, bakışıyla, sözleriyle umut dağıtmalıydı çevresine. Mecburdu, yüreği kan ağlasa bile hep dimdik göstermeliydi kendisini. O bitkin hallariyle bile kahramanlıklar yaratmışlardı; Tepeler ve mevziler düşürülerek, kahramanlık destanlarına bir destan daha eklemişlerdi. Karşıtları tarafında tutulan tepeler düşürülüyor ve silahlar kaldırılıyordu. Her yeri kan ve barut kokusu sarmıştı. Helikopterler yaptıkları bombardımanla ve indirmelerle onları zorluyor ama, zaferi de elden bırakmamışlardı. Askerler etkili suikast ve havan atışlarıyla birliğin iradesini kırmaya çalışmıştı. Birliği kurtaramadan sağ çıksaydı bile, kendisini affedemez de kahrından ölürdü. Gelebilecek talimatlara umut bağlamışken, büyük cihazlarının aküsü bitmişti. Karamsarlığı büyüdükçe büyümüş... Artık örgüte bildirip görevi bırakmanın zamanıdır diye düşünmüş ve daha sonra komutanlık mertebesine lâyık olmadığını belirtmiş, ama kendisini ve birliğini öylesi bir badiren çıkarabildiği için merkez tarafında taktirle karşılanmıştı. Çok az bir kayıpla çıkabilmişti, gökten ölümlerin saçıldığı o takipte... Karşıtlarının telsizlerinde yapılan konuşmalar, kendisine hayranlık duyduklarını bizzat onlardan duymuştu. Lakin, arkadaşlarının şahadeti onu derinden sarsmıştı. Hiçbir şeye sevinemiyordu. Arkadaşlarının şehadetinden kendisini sorumlu tutuyordu. Ağzını bıçakla bile açamazdın, konuşmuyordu... Merkezle olan tüm ilişkileri kesilmişti. Sekiz arkadaşını soğukluk ve açlık alıp götürmüştü. O günlerden sonra, arkadaşlarının anısı yüreğini kanatan birer yaraya dönüşecekti. Çatışmada ya da donarak ölenlerin simaları, davranışları, gülüşleri gözlerinin önünde hiç gitmeyecekti. Sonuç olarak karşıtlarına kayıplar verdirerek zaferle çıkmıştılar, o lanet olası takipte. Geride ölüler bırakarak, acıları çoğaltarak, zafere biraz daha yaklaşarak çıkmışlardı çılgınca saldıranların çemberinden. Umut beklemişti başkalarından, ama kurtuluşun ancak kendileriyle gerçekleşebileceğini sıkıştıkça anlamıştı. Ani kararlar vermek zorundaydı, ki bunu da başarıyordu. Merkezde ya da eyalette gelebilecek talimatlarla haraket edebilmek her zaman mümkün olamıyordu. Hep birilerin gelip kendini kurtaracağını sanmıştı ama zorda kalıncada, can havliyle kendisine yükleniyor, en tehlikeli anlarda bile mucizeler yaratabiliyordu. O saldırıdan da birçok şey öğrenmişti. Bunun bilincindeydi ve insanın korktuğu anlar, kafasının da mükemmel çalıştığı anlardı. Milyonlarca düşüncenin içinde o muhteşem düşünce gelir ve insanı o badireden kurtarırdı. Bilincine iyi dayanması gerekiyordu. Ah, bir de şu birliği kazasız belasız toparlayabilseydi, gerisi kolaydı; nasıl olsa bir çaresini bulur ve onları kurtarırdı. Araziyi tanıyan gerillaların sayısı hayli fazlaydı. Onun için Komutan Bawer’in hiçbir endişesi kalmadı: Bu düşüncesine göre; nasıl olsa herkesin yönü stratejik konumu olan tepelere doğru çevrilecekti. Komutan Bawer’in korkusu tek düşen gerillaların karşıtlarıyla karşılaşma ihtimaliydi. Böylesi bir karşılaşmada arkadaşları öldürülebilir ya da sağ yakalanabilirlerdi. O zaman belki birliğin umudu kırılır yeni katılımlardan teslim olanlar da olabilirdi. Kurşun sesleri kesildiğine göre, hiçbir arkadaşı askerlere denk gelmemişti. Komutan Bawer, ayaklarını hissedemez olmuştu, ama yürümeye alışık olan ayakları kurulu bir makine gibi onu alıp ileriye doğru sürüklüyordu. Kafasındaki tek düşünce arkadaşlarıyla ile omuz omuza verip birliği kurtarabilmekti. Aksi takdirde, nasıl çıkacaktı yoldaşlarının huzuruna. Olumsuz düşünceler kafasına üşüştükçe onları geriye kovmaya çalıştı. Sonunda büyük ihtimalle kendilerini takip eden karşıtlarıyla kaçınılmaz temasta bulunacaklardı. Bu kanısı gittikçe güçlendi. Verilecek bu sınavda başarıyla çıkmanın yegâne yolu iyi plan ve taktiksel çıkışlarıyla karşıtlarını operasyonda vazgeçirtmekle mümkün olabilirdi. Bu dengesiz savaşlarında sürekli onları başarıya götüren tek şey akıl, bilinç ve inançları olmuştu. İşte bu kaçınılmaz çatışmada kullanabilecekleri üstünlükleri de; akıl, bilinç, çelikten iradeleri ve inançlarıydı. Nasıl birliği kurtarabileceği üstüne düşünceler üretti, yoğunlaştı. Kendini zafere kilitlemekten başka çaresi de yoktu. Başarmak zorundaydı. Bütün birlik kış boyunca yoğun bir eğitimden geçmiş, iradeleri ve bilinçleri çelikleştirilmeye çalışılmıştı. Yeni katılımlarda sorun çıkabilirdi. Bu da onları ciddi bir biçimde etkilemezdi. Eski arkadaşları ise savaşta pişmiş insanlardı. Savaştaki ustalıklarıyla durumu lehlerine çevirebilirlerdi. Eğitim süreci bilinç, inanç ve morallerini yükseltmişti. Kesin olağanüstü çıkışlarıyla karşıtlarının bile hayranlığını kazanacaklardı. Bundan emindi. Karşılaştıkları onlarca belalı olaylardan sonra, zor zamanlarında neleri yapması gerektiğini çok iyi biliyorlardı ve hep birlikte başaracaktılar. Hiç düşünememişti bu karda kışta ani bir baskının olabileceğini. Genelde askerler baharla birlikte operasyonlara çıkarlardı. İki kuruşa ruhlarını satan ispiyonculara lanet okudu. Komutan Bawer takımıyla geçiş alanına geldiğinde arkadaşlarının çoğunu orada olduğunu gördü. Çok kısa bir sürede birlik toparlandı gibi görüldü. Bir araya geldiklerinde yıllardır görüşmemişler gibi heyecanlandılar. Sayım yapmaları inkansızdı. Bir an önce gidip tepeyi tutmaları gerekiyordu. Düşe kalka binbir güçlükle yürüyebiliyorlardı. Kamp olarak kullandıkları o geniş çukuru artık geride bırakmıştılar. Yeni katılanlardan bazıları zorlanmaya başlamışlardı bile. Komutan Bawer, onlara moral vermeye çalışıyordu; ‘’Hadi heval az kaldı. Biraz dişinizi sıkarsanız eğer, bir şey olmaz kısa bir zamanda oraya yetişiriz. O tepe çok stratejik bir nokta. Orayı ele geçiren bu savaşı kazanır. Bak birkaç yıl sonra bu durumunuzla alay edeceksiniz, ona göre! Yeni katılımların hepsi, ‘’ Tamam heval’’ diye karşılık veriyorlardı. Durumlarında herhangi bir terslik görülmüyordu şimdilik. Komutan Bawer, gece dürbünüyle geriye baktığında askerlerin uzakta onları takip etmeye çalıştıklarını gördü. Yavaş hareketlerinden gerillanın açtığı izlerde bile zorlukla yürüyebildiklerini görünce gururlandı. Hangi akılla, bu karda kışta inatla kendilerini takip ediyorlardı. İşte, bunu bir türlü anlıyamıyordu. Acılı coğrafyasının güneyinde helikopterlerle askerleri gerillaların üstlerine attıklarını hatırladı. Sonra, çok kayıp vereceklerini bildikleri halde, ısrarla kendilerini takip etmelerinin sebebini askerlerin değersizliğine yordu. Nihayet stratejik tepeye ulaştılar. Askerler de gelip tepenin alt tarafına yerleştiler. Gerillanın kaldığı yer ise çok korunaklı bir yerdi ve kayıp vermeleri imkansızdı. Bawer mevziden mevziye koşturuyordu...
|
|