Ahmed Aktaş
Ahmed AktaşBÊ-ZELÊ!
Günay Aslan
Günay AslanSavaşta son tango
Mehmet Sögüt
Mehmet SögütBaskı ve baş aşağı gidiş
Cemil Bayık
Cemil BayıkLi dengê xwe xwedî derkevin
Kakşar Oremar
Kakşar OremarDURÛTIYÊN DEWLETA TIRK HETA KENGÎ?
Konuk Yazarlar
Konuk YazarlarEy Türk Annem gör Kürt Annemi
Abdullah Öcalan
Abdullah ÖcalanEn Etkili Birey Herkese Bir Şeyler Verendir
Selahattin Erdem
Selahattin ErdemTEPKİLER
Erkan Kobanlı
Erkan KobanlıOHA-L yani!
Songül Beyazgül
Songül BeyazgülGolfçü Paşa, magazinci basın ve ölen askerler...
Rotînda Yetkîner
Rotînda YetkînerYaşanan her şeyin bir nedeni ve bir sonucu vardır.
Mahmut Aslan
Mahmut AslanAcı iki taraflıdır...
Mihemed ORHAN
Mihemed ORHANDewleta Tirk Hertim Dixwaze Raya Giştî Bi Xapêne
Ahmet Dere
Ahmet DereLi Belçîkayê Konferansa Kurd
SONGÜL BEYAZGÜL
 SONGÜL BEYAZGÜL ‘Her şehit için bir DTP’li öldürülmeli’
Özgür BİLGE
Özgür BİLGEDinsiz Haşmetli
Kasım ENGİN
Kasım ENGİNİlker Başbuğ ve Toplumu Yeniden Kurmak
Serbest Rêzan
Serbest RêzanVegera ji nîvê rê jî kar e, lê..?
Mahir Deniz
Mahir DenizFELSEFEYE GİRİŞ -17-
Mizgîn Bîngol
Mizgîn Bîngol16 SAL BERÊ
Hemîd DILBIHAR
Hemîd DILBIHARŞEVA ÇÛYÎ
Ömer Dilsoz
Ömer DilsozHer însan siwarê hêviyên xwe ye
Cemo Devrim
Cemo Devrim Avrupa’dan Botana, şahinler ülkesine gidenlere...
Nurhak Erdal
Nurhak ErdalSavaşın gölgesinde 1 Eylül’e giderken
Ülkem Zeremya
Ülkem ZeremyaEBEDİ KOMUTAN’A
Fırat Penaber
Fırat PenaberŞİMDİ DALMIŞIM
Teman Dep
Teman Dep1 HAZİRAN KADIKÖY MİTİNGİ, ÖLÜM DEĞİL ÇÖZÜM VE MEDYA
Siyamed Sipan Uğurlu
Siyamed Sipan UğurluNobedarên Azadiyê
Ömer Yüce
Ömer YüceAvusturya’nın Graz kentinde Amara Gençlik Festivali heyecanı başladı.
Hozan Dîno
Hozan DînoBitmeyen Yolculuk..!
Halil Uysal
Halil UysalEylül…
Mîr Qasimlo
Mîr QasimloSeîs wiha got: Em ê gazî vebêj bikin
Hayri Cewlik
Hayri CewlikBir Newrozun Anlattıkları
RC TEC
RC TECBu Haftaki Oyunumuz : Icindeki Dj
Berfîn Dilav
Berfîn DilavYüreğin Aydın yaşamın Yılmaz dı senin
Umut Özgür
Umut ÖzgürGÜNEŞİN GERÇEK SAHİPLERİ
Sedat İnci
Sedat İnciDağlara nakış ettik izlerimizi
Mehmet Mekin Yıkın
Mehmet Mekin YıkınKürt basını üzerine bir kaç söz
Zana-Qenco
Zana-QencoOPERASYON ve GELİŞMELER
Polat Can
Polat CanGERYANEK DI CÎHANA WÊJEYA NÛJEN YA KURDÎ DE
JÊHAT BÊRTÎ
JÊHAT BÊRTÎAnlatılması zor anlar
Rızgar Azad
Rızgar AzadŞaşırmayın; yanlış yapmayın!
İbrahim Güney
İbrahim GüneyEy TC! Senin gücün Kenan Güzel'e yetebilir mi?
Mehmet Alagöz
Mehmet AlagözUluslaşma ve Sanat
Firaz Baran
Firaz BaranBüyükanıt'ın yaptıkları
Hevîdar Munzur
Hevîdar MunzurTîrêjên Roja me îro ji herdemê geştirin
Argeş Arjin
Argeş ArjinGençlik eyleme, zafere....
Remzi Zilan
Remzi ZilanÖzgürlüğün Dili: ÇIĞLIK !!!
Cudi Arif
Cudi ArifÖzlemin patikalarında

 
Sistem Hem Kurbanın Katili, Hem De Muştulayıcısı, Yücelticisidir



Yazar Adı: Abdullah Öcalan


Yazarın Tüm Yazıları

Eklenme Tarihi: 2.11.2007 Saat: 20:41

Davamın aydınlatılmasında Avrupa uygarlığının temel etkenlerinden biri olan Hz. İsa’nın çarmıha gerilme öyküsünün doğru çözümlenmesi önemli rol oynayacaktır. Burada öykünün biçimsel gelişiminden çok özü bizi ilgilendirir. Başta İncil olmak üzere konuyla ilgili metinler derinliğine sosyolojik olarak incelendiğinde, Hz. İsa’da simgeleştirilen kült ve kültürün dönemin hızla gelişen sosyal ayrışmasına dayandığı genel kabul gören bir görüştür. Bir yanda bölgede hızla gelişen Roma İmparatorluğu etrafında birleşen geleneksel aristokratik ve bürokratik güçler, diğer yanda tüm halklardan ve kültürlerden sayıları aynı hızla çoğalan yoksullar dünyası. Kudüs o dönemde Doğu Akdeniz’de en önemli merkezlerin başında gelmektedir. Uzun tarihi bir geçmişe dayanan İbrani kabileleri de sosyal ayrışmaya uğramıştır. Yahudiye küçük bir İbrani krallığıdır. Merkezi Kudüs olup, sosyal ayrışmanın bir parçası olarak din adamları da bölünmüştür. Krallık ve din adamlarının üst tabakası sıkı bir bütünlük içindedir. Uzun bir direniş öyküsünden sonra Roma İmparatorluğunun işbirliğini kabul etmişlerdir.

Bu durumda geniş bir isyan havası sıkça esmektedir. Birçok muhalif odak türemiştir. Bunlardan Esseniler en başta gelenidir. Hz. Yahya bu tarikatın başı sayılmaktadır. Yahudiye işbirlikçilerine şiddetle karşı çıkmaktadır. Yahudiye içinde Rebeca’lı entrikalar sonucunda başı kesilerek çıkarlarını bozduğu çevrelere kurban olarak sunulur. Öldürülmeden önce Hz. İsa bir nevi Hz. Yahya’nın halifesi olarak sivrilmiş durumdadır. Sosyal rahatsızlığın başını çekmek artık ona düşmüştür. Özünde bir sınıf savaşını yürütmektedir. Ama somutlaşması yoksulların bir dini tarikatı biçimindedir. Aslında o dönemde yaygın peygamberlik geleneğinin önemli bir halkası olarak da şekillenmektedir. Farkı ilk defa Yahudi topluluğundan kopup, tüm halkların sözcüsü olarak ortaya çıkmasıdır. Bir nevi Yahudi milliyetçiliğine karşı enternasyonalizmi temsil etmektedir. Zaten Roma’nın kozmopolitliği gerekli objektif zemini yaratmıştır. Ortadoğu halkları Roma egemenliği altında yeniden harmanlanmaktadır. Zenginler ve yoksullar partisi olarak iki parti doğmaktadır. Helenizm döneminde de Yahudiye’de benzer bir bölünme yaşanmaktaydı: Sadukiler ve Ferisiler olarak. Bu gelenek ilk defa Hz. İsa ile Yahudi kavminin sınırlarını aşarak her kavmin yoksullarına seslenecektir. Bundan paniğe kapılan önde gelen Yahuda kâhinleri Roma Valisi Pilatus’tan Hz. İsa’nın cezalandırılmasını isterler. Pilatus kişi olarak önce kabul etmek istememesine rağmen, Yahudi işbirlikçilerin ağır basması, ortak çıkarları gereği çarmıha germeyi sonunda kabul eder.

Sonrası havarilerle aziz ve azizelerin öykülerinden ne tür bir din doğduğunu bilmekteyiz. Roma’dan rahatsız olan Grekler yeni dine en yaygın giren kavim olurlar. Dini-kavmi bir direniş geliştirirler. Özellikle Anadolu ve Grek yarımadasında yeni din yoluyla imparatorluğun içine iyice yerleşirler. İmparator Konstantin ile devlete ortak olurlar ve Doğu Roma’ya Bizans adıyla damgasını vururlar. Yine dönemin güçlü ve kültürlü kavimlerinden Asuriler, Süryaniler adıyla özellikle imparatorluğun doğusunda yeni dinle birlikte büyük bir kültürel reform geliştirirler. Hem Bizans, hem Sasani İmparatorluğu içinde benzer güçlü konumlar edinirler. Hz. İsa’dan sonra geçen üç yüz yıl içinde yoksulların dini büyük piskoposların girişimleri sonucunda ilgili devletin resmi ideolojisi ve kitle tabanı haline getirilmiştir. Ortaçağ Avrupa feodalizminin temel ideolojik örgüsü olan Hıristiyanlık, reformasyonla birlikte yeniçağ kapitalizminin de doğuş ideolojilerinden başta geleni olacaktır.

Bu kısa anlatımla cevabını aradığım soru, Hz. İsa’nın kanını kim akıttı ve şarap gibi içerek dünyalık oldu sorusudur. Bu, Batı uygarlığının kendisidir. Roma İmparatorluğu Avrupa uygarlığının dünyevi krallığı olarak İsa’nın kanını akıttı. Papalık ise o kanı şarap yapıp içerek manevi-uhrevi krallık oldu. Avrupa uygarlığının temel moral değerlerini oluşturdu.

Hz. İsa ve yoksul, çilekeş ardıllarına ise pay olarak en büyük azaplar, takipler, öldürülmeler düştü. Batı uygarlığının temelini oluşturan bu gelişmeleri çözümlediğimizde, sistemi hem kurbanın katili, hem de muştulayıcısı, yücelticisi olarak görüyoruz.

Batı uygarlığındaki en önemli çelişki bu gerçeklikte yatmaktadır. Nitekim ünlü Rus yazarı Dostoyevski Hz. İsa’nın özüne yabancılaşmış piskoposlarca nasıl yeniden çarmıha gerildiğini romanlarında derinlikli olarak anlatır. Bazı durumlarda maktuller katillerine tapınırken, Batı uygarlığında katil maktullerine tapınmaktadır. Aslında bu gerçeği yalnız Batı uygarlığına atfetmek doğru olmaz. Tüm tahakkümcü ve istismarcı sistemler, mağdurlarının kanı ve alın teri ile beslenirler. Halkların tüm savaşı bu durumlardan kurtulmanın öyküsüdür. Fakat sonuçta bu öyküler de efendilerini soylulaştırmaktan kurtulamazlar.

Hz. İsa’nın öyküsünden tam iki bin yıl geçtikten sonra, onun mekânına ve kültürüne yakın bir yerden, benzer bir sürecin içine düşenlerden biri de benim. Bu sefer Roma yerine ABD, Batı uygarlığının imparatorluk gücüdür. Roma Batı uygarlığının doğurucu gücü iken, ABD bitirici gücü olmaya daha yakındır. Ortadoğu’da o da tıpkı Roma gibi hızla yayılmak durumundadır. İşbirlikçilere sıkı ihtiyacı vardır. Ortadoğu toplumu zenginler ve yoksullar olarak hızlı bir ayrışmayı daha yaşamaktadır. Zenginlerin işbirlikçi partileri yanında yoksulların da birçok partisi türemiştir. Bu sefer bölgenin en yoksul halkı Kürtlerdir. Katmerli bir baskıya uğramaktadır. Öykünmeden hoşlandığım için belirtmiyorum. Ama doğuş, oluşum tarzım, sistemin içine giriş, muhaliflik ve yakalanış tarzım Hz. İsa öyküsüne öz ve biçim olarak yakın durmaktadır. Ortadoğu’nun en yoksullarını taban olarak aldığım bilinmektedir. Yeni ideolojik, zihniyet arayışı belirgindir. Çok bağlı topluluklar oluşmuştur. Yeni Roma İmparatorluğu ABD ve işbirlikçileri oldukça rahatsızdır. Yine Yahudiye devleti en sıkı işbirlikçi konumundadır. Grekler içinde de sıkı taraftarlar var. Öldürücü ihanetin Yahuda İskaryot’u Grekli Kalenderidis sıkı bir sempatizan geçinmektedir. Kürt Yahudiye’sinin kralcıkları Kürt yoksullarının yükselişinden büyük korku duymaktadır. Tüm işbirlikçilerin bölgede konumlarını pekiştirme ihtiyacı vardır. Benim ideolojik-politik konumum hepsini şiddetle rahatsız etmektedir. Komplo için çıkarlar son derece elverişli haldedir. Yeter ki despotlukları biraz daha beslensin.

Büyük havarilerden Saint Paul hiç olmazsa bir-iki sefer sonunda kurban edildi. Roma biraz müsamahalı davrandı. Benim ise ilk Avrupa seferinde kaçırılıp yakalanmam gerçekleştirildi. Öyküyü uzun uzadıya yazmanın gereği yok. Tüm mezhep merkezlerini dolaştım. Başta Greklerin Atina merkezini, Rusların Moskova’sını, Latinlerin Roma’sını resmi düzeyde yokladığımda, buz gibi çıkar hesaplarında yerimin olmadığını anlamıştım. Devletlere dayanarak siyaset yapma hatasının (özde olmasa da biçimde) bedelini ağır ödemekten kurtulamayacaktım. İdeolojilerin, dostlukların çıkarlar karşısında pek değerli olmadığını açıkça gösteriyorlardı. Onların düşünce ve inançları çoktan para-pullaşmıştı. Para-pul çıkarları nasıl gerektiriyorsa, çok tecrübeli oldukları komplo yöntemleri ile öyle davranmayı büyük bir ustalıkla becereceklerdi. Hz. İsa’da belirleyici otorite Roma’ydı. Roma’nın otoritesi olmadan İsa ne yakalanır, ne de çarmıha gerilebilirdi. Benim yakalanmamda belirleyici otorite ABD idi. ABD olmadan benim yakalanmam düşünülemezdi. Türk yöneticilerine verilen rol cellat ve gardiyanlıktan öteye değildi. AB’ye biçilen rol ise, Batı uygarlığının hukuk gücü olarak yargıda son sözü söylemekti. Kabaca ortaya koyduğumuz bu ilişkilerdeki bağı daha da somutlaştırmak mümkündür.

Bizans İmparatorluğu Batıdan çok Doğu imparatorluk gücüne yakındır. Haçlı seferlerinin doğuda tutunması ise feodal uygarlık dönemindeki güç dengesi nedeniyle mümkün olamazdı. İskender sonrası Helen uygarlıkları gibi erimekten kurtulamazdı. Yükselen kapitalizm temelinde ilk derli toplu saldırıyı 1898’de Napoleon düzenledi. Karşısına çıkan engel Osmanlı İmparatorluğuydu.

Kapitalist sistem uygarlığın yeni hakim gücü olarak yerini sağlamlaştırdıkça, Avrupa uygarlığın merkezi olacaktı. Üstünlük kesin Avrupa’daydı. Doğu uygarlığı adına Arap sultanlar 15. yüzyılın sonlarında İspanya’dan nihai olarak kovulurken, Osmanlılar 1683 İkinci Viyana kuşatmasından büyük bir bozgunla çıkarak hızlı gerileme sürecine gireceklerdi. Yükselen Avrupa uygarlığı karşısında tutunmaları artık mümkün değildi. Zamanı çoktan geçmişti. Napoleon’un yenilgisi ile uygarlığın önder gücü İngiltere oldu. İngiliz İmparatorluğu da dünyadaki egemenliğin Ortadoğu’dan geçtiğinin bilinci ile 1800’lerden itibaren bölgeye yüklenmeye başladı. Kuzeyde Çarlık Rusya’sı, güneyde İngiliz İmparatorluğu arasında sıkışan Osmanlı İmparatorluğu bilinen denge politikası ile ömrünü yüzyıl daha uzatacaktı. Asıl önemli olan, bu denge politikasının kurbanlarına ilişkin gelişmelerdir. Üç önemli tarihi kavim olan Anadolu İyonları, Doğu Anadolu ve Kilikya Ermenileri ve Mezopotamya Asurları bu denge oyunlarında büyük oranda tasfiye olurken, Kürtler ancak fiziki varlıklarını koruyabildiler.

Bölge üzerinde yeni hakimiyet peşinde koşan İngiltere, Fransa ve Rusya, Osmanlılardan taviz koparmak amacıyla adı geçen bölge halklarını bir tehdit aracı olarak kullanmaya çalıştılar. Kapitalizmin maddi çıkar hesapları bu halkların binlerce yıllık tarihi kültürlerinden üstün sayılacaktı. Osmanlı Türkleri her geriledikçe, sebebini bu halklarda bulup nefeslerini biraz daha sıkacaklardı. Birinci dünya savaşına geldiğimizde, artık tarihin tehlike çanları iyice çalıyordu. İmparatorluğun enkazı altında İyonya, Ermeniler ve Asurlar can çekişirken, Kürtler dağlarının derinliklerinde ancak fiziki varlıklarını koruyabileceklerdi. Türk sultanları ile Avrupalı feodal ve kapitalist devlet güçleri arasındaki yaklaşık sekiz yüz yıllık çekişme Avrupa’nın üstünlüğü ile sona ererken, geriye hazin kurbanlar bırakacaktı. Tarihçiler kurbanların bu hazin öyküsünü gerçek nedenleri ve sonuçları ile vermezler. Çünkü gerçekler aynasında kendi çirkin, katil yüzlerini göreceklerdir. Ortadoğu’nun son iki yüz yılında olup bitenlerden belirleyici olarak sorumlu olan büyük Avrupa devletleridir. Daha önce de aynı halklar vardı. İmparatorluk içinde kurdukları dengelerle en azından ekonomik olarak zengin ve kültürel olarak rahatlardı. Siyasi olarak da Türklerden geri değillerdi. Avrupa’ya duyulan güvenle ve gerçekçi olmayan devlet olma hesapları ile en büyük kumarı oynadılar veya oynatıldılar. Büyük kaybettiler. Ardılları, kılıç artıkları Batının göçmenleri oldular. Avrupa ve Amerika’ya doğru yola çıktılar. Kendi ‘vaat edilen kutsal topraklar’ ütopyasıyla yaşamaya çalıştılar.

Yahudilerin Siyonist Kongre (1896) ile yaptıkları çıkışlara benzer bazı girişimlerin günümüz ABD ve AB ülkelerinde hızlandığını görüyoruz. ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesinden umutlanabilirler. Irak işgali yeni heyecanlı bir döneme yol açmıştır. Kürtler projenin sağlam bir müttefiki olmaya en yakın adaydır. Hedef, bölgenin kapitalist sisteme ve İsrail’in varlığına engel ve tehdit teşkil eden ekonomik altyapısını ve zihni-siyasi üstyapısını değiştirmektir. Sistemin iki organize gücü BM ve NATO, projenin aktif diplomatik ve askeri gücü olarak görevlendirilmek durumundadır. G-8’ler ekonomik gücünü esirgemeyecektir.

Asıl problem Osmanlı mirasının sahibi TC’nin bu dönemi nasıl karşılayacağına ilişkindir. İkinci bir ulusal kurtuluş sürecinin ne iç ne dış koşulları mevcuttur. Sisteme karşı direnmesi, Irak ve Yugoslavya’dan, hatta Rusya’dan daha başarılı olamaz. Tam teslim olması işine gelmez. 1950’ler sonrası müttefiklik koşulları da olduğu gibi süremez. Geriye kalan reform sürecidir. Bunun için de irade yoktur. Süründükçe sürünmeyi politika bellemektedir. Statükoda yaşanan her günü kazanç sanan son derece tutucu bir zihniyetle TC korunmaya çalışılmaktadır. Osmanlı İmparatorluğunun son dönemine hayli benzemektedir.

Bana ilişkin komplo TC’nin yaşadığı bu koşullar altında geliştirildi. Komplonun içyüzünü ve taraflarını iyi anlamadan hiçbir sorunun altından kalkılamaz ve TC’nin akıbeti hakkında doğru yorumlarda bulunulamaz.

Bazı ciddi yetersizlikler ve yanlışlıklar da olsa, benim genelde tüm halkların, özelde Kürdistan halkının büyük demokratik çıkışını temsil ettiğim inkâr edilemez. 15 Ağustos eylemliliğine kadar bir zihniyet örgütlenmesi geliştirmeye çalıştığım açıktır. Bunu reel sosyalist ve ulusal kurtuluş karması biçiminde bir örgü olarak hazırlamak durumunda kaldığımı, bundan daha gelişkin bir aşamaya güç getiremediğimi de kabul etmek gerekir. 15 Ağustos 1984–15 Şubat 1999 arasındaki on beş yıllık dönem zihniyet örgütlenmesinin eylem dönemidir. Eylemin öne çıktığı süreçtir. Pratiğin en iyi açıklayan olduğu söylenir. Benim de kendimi daha iyi tanımlayabilmem bu pratik süreçle daha iyi açığa çıktı. Temsil ettiğim olgusal gerçeklik, sorunları ve bireyin çözüm olanaklarını iyi denediğim, test ettiğim söylenebilir. Fakat ben derken abartmaya gitmemek önemlidir. Benimki vesiledir. Açığa çıkan, bin yıllardır bastırılan bir toplumsal gerçekliğin soy halkıdır. Tanrısallığı çok iyi çözmeme rağmen, kullandığım terminoloji bilimselliğe daha çok yakındır.

Açığa çıkan Kürdistan halk gerçekliği karşısında, üzerinde binlerce yıldır işbirlikçilik yapanlarla (Gılgameş-Enkidu ikilisinden günümüzde ayan beyan ortaya çıkmış olanlara kadar) fetihçilerin büyük bir rahatsızlığı başladı. Dönemin imparatorluk gücü ABD’nin şemsiyesi altında 1998’de Ankara ve Washington süreçlerini başlattılar. Federe Kürdistan Devleti anlamına gelebilecek bir siyasi program üzerinde anlaştılar. Program Ankara yönetiminin himayesi altında yürütülecekti. Bunun karşılığında A. Öcalan’ın başına ve PKK’nin teröristliğine ortak hüküm verilecekti. Bu hüküm objektif olarak ‘imha ve tasfiye’ demekti. Gizli olmakla birlikte, dikkatli bir siyasi yorumcu antlaşmanın (17 Eylül 1998 Ankara-Washington) çelişkilerle dolu olduğunu, tarafların birbirini kandırmaya çalıştığını, taktik bir yaklaşım olmaktan öteye gitmediğini fark etmekte zorlanmayacaktı. A. Öcalan üzerindeki büyük kıskaç ve takip harekâtı bu antlaşmayla dünya çapında hızlandırıldı. ABD’nin en azından bir kanadı kesin kararlılık gösterdi. Bunda İsrail sağının da büyük desteği ve dayatması vardı. İngiltere iyi bir planlama yaparken, İsrail-MOSSAD iyi bir ajanlık faaliyeti ile plana katılım gösterdi. Bu son komplo planı Türk Başbakanı Tansu Çiller’in elli milyon Dolar ödenekli 6 Mayıs 1996 Şam sabotajından (bin kiloluk bomba yüklü araba ile kalınan binaları havaya uçurarak imha etme) sonra, İsrail yönetimi ile yapılan askeri-ekonomik antlaşmadan sonra gündeme geldi. Türk Kara Kuvvetleri Komutanı 17 Eylül’de Suriye’ye ültimatom niteliğindeki konuşması ile bir adım daha ilerletildi. Suriye ile savaş gündeme gelince, Suriye yönetiminin ‘nasıl istersen öyle git’ demesinden başka bir tavır görülmedi.

Halen içyüzü tam anlaşılamayan ve yarı resmi bir davet olarak nitelendirilebilecek bir çağrı sonrasında ‘Atina macerasına’ karar erdim. Ülkenin dağlarına yönelmek benim için idealdi. Ancak benim yüzümden binlerce kişinin ölmesine yol açabilecek bu seferi ahlaki kaygılarla erteledim. Siyasi çözüm şansının Avrupa’da denenmesinin daha uygun olabileceği düşünüldü. Zaten Ordu kaynaklı olduğuna inandığım 1997’den beri bazı bilgi notları Avrupa örgütümüzce iletilince, bu kanım daha da öne çıktı. Fakat Atina’da beni karşılayan gerçek dost insanlar değil, ünlü Troya kahramanı Hektor’u doğru olmayan bir savaşa çeken erkeklerin tanrısı Zeus’un alnından yaratılmış mitolojik Athena kahpesi oldu. Beni öldürücü bir saha içinde tüm kâr zihniyetli uygarlık güçleri ile savaşa zorladı. Karşılığında ise güya Troya’yı (Anadolu) ve Kıbrıs’ı alacaktı. Veya en azından bu yönlü bir politik imkân doğacaktı. Benim gibi herkesin beslendiği 20. yüzyılın reel sosyalist ve ulusal kurtuluşçu ideolojik çizgisi bu hileyi çözemezdi. Tarihte çok ünlü olan ve hem İskender hem de Napoleon’da dile getirilen Athena hilekârlığından beslenmiş Yunan devlet geleneği karşısında Ortadoğu bilgeliği ve yiğitliği ne yapabilirdi?

(……………………………………………………….)

Benim İmralı’ya alınma sürecimle Kuzey Irak’taki Kürdistan Federe Devlet oluşumu arasındaki bağ çok açıktır. TC yetkilileri şu gerçeği çok iyi okumak zorundadır: Federe Kürdistan’ı benim ve PKK’nin tasfiyesi karşılığında Kürt feodal-burjuva güçlerine siz hediye ettiniz. Sonuçlarından da sizler sorumlu olacaksınız. Bu bugünkü Filistin-İsrail çatışmasının temellerine benzeyen bir temel atmadır. Bununla devrimci cumhuriyetçiliğin temelleri aşındırıldığı gibi, her tür milliyetçi kışkırtmacılığa uygun bir ortam da oluşturulmuştur. Halklar yeni milliyetçi kışkırtmalar altında birbirine saldırtılıp hükümranlık düzenleri yeni biçimler altında sürdürülmek istenmektedir. Filistin-İsrail çatışması neredeyse son yüzyılın sorunu haline getirilip, Arap halklarının en kötü yönetiminin meşru bir gerekçesi haline getirilmiştir. Aynı oyunun kapsamına şimdi Kürtler alınmakta, alınmaya çalışılmaktadır.

İşte bu noktada bana yönelik komplo uluslararası bir boyut kazandı. Çünkü benim ve temsil ettiğim hareketin varlığı bu oyunlara uymadığı gibi, boşa çıkarma potansiyeli taşıyordu. Kürtlerin kontrolünün hareketimizden alınıp emperyal güçlerin elinde kalınması stratejik önemde görülüyordu. Bununla Arap, Fars ve Türk ulus-devletlerinin terbiyesi sağlanacaktı. Avrupa ve ABD’de on binlerce Kürt bunun için terbiye edilmekteydi. Kendi mantalitelerine uygun bir Kürtlük ısrarla oluşturuldu. Aslında 1945’ten sonra Barzani ailesi yoluyla İsrail’in başlattığı süreç giderek genişledi. Kürtler Batının yeni gözdeleri olarak önem kazanmaya bu nedenle başladılar. Ortadoğu’nun fetih gelenekli devletleri de kendi Kürtlerini yeniden ele aldılar. Güvenlik kuvvetlerinin emrinde bir istihbarat ve korucu Kürt Ordusu oluşturdular. Üçüncü kısım yoksul ve emekçilerin Kürt grubunu ise, yurtsever ve demokrat bir çizgide PKK oluşturdu. Böylelikle üç türlü Kürt grubu oluştu. ABD, AB ve İsrail’e bağlı Kürtler; bunlar eski feodal-aşiretçi üst tabakanın burjuvalaşma yolundaki kesimleridir. Devletlerin para desteği ile aşiret duygusunu kullanarak etkili olmaya çalışıyorlar. Federe Kürt Devleti şimdilik temel siyasi programıdır. Fetihçi Arap, Türk ve Fars ulus-devletlerinin güvenlik kuvvetlerine yine para ve aşiret duygusuyla hizmet veren Kürtlerin hedefi sadece para ve mahalli otoritedir. PKK ile yurtseverlik ve demokratik duygu ve bilinçle bağlı olanların hedefi ise, demokratikleşme ve özgür bir Kürdistan’dır. Bu üçlü ayrışma yoğun ilişki ve çelişkileri ile birçok oluşuma gebedir. Binlerce yıllık uykudan uyanmış ve hareketli bir sürece girmiş Kürdistan, Ortadoğu’nun yeni denge oluşumunda önde gelen aktör durumundadır. Birçok senaryoda çeşitli rolleri oynaması işten bile değildir.

TC’nin kuruluş sürecinde bir asli öğe olarak değerlendirdiği Kürtleri isyanlar nedeniyle tümüyle kimlikleri altında hukuk ve siyaset dışında bırakmasının konjonktürel -dönemsel- açıdan bir anlamı olsa da, sürekli bir ilke haline getirilmesi en vahim hata veya yanlışlıklardan biridir. Benim iddiam şudur: Emperyal güçler, bu yanlışın doğurduğu çelişkiyi kendi Kürt oluşumlarının lehine kullanıp çıkar uyuşmazlığı içinde oldukları Türk, İran ve Arap yönetimlerini kendilerine daha çok bağlamak, bu olmazsa etkisizleştirmek için, benim şahsımda özgürlük seçeneği olan yoksul, emekçi Kürtlerin tasfiyesine bilinçli giriştiler. Bu çelişkinin ilk ürününü Kuzey Irak Kürt Federe oluşumu teşkil ederken, gerisi de geliştirilecektir. Türkiye yönetimi yanına Iran, Suriye ve Iraklı bazı Arapları da alarak Kürtlerin üzerine giderse, asıl o zaman tuzağa düşecektir. İran ve Arapların Türk rahatsızlığı tarihseldir ve iyi bilinmektedir. Kürtler Türklerin üzerine yönlendirildikten sonra, bazı tarihsel sorunlar yeniden canlandırılacaktır. Bunların içinde İyonya, Ermenistan, Gürcistan, İran ve hatta Toroslara kadar tarihi iddiası olan Arapların iddiaları güncelleşecektir. Bu durumda Türkler 16. yüzyıldaki statüye indirgenecektir.

Yavuz Selim’in Kürt politikası bu tehlikeyi bertaraf etmişken, M. K. Atatürk’ün de 1920’lerde bu tehlikeyi önlemesi, Kürtlerle özgürlük ilişkisi temelinde kurulan bu ittifakla mümkün olmuştur. Türklerin Anadolu tarihleri Kürt ilişkileriyle çok sıkı bir diyalektik ilişki içindedir; bu ilişkinin parçalanması, tam düşman hale dönüştürülmesi, Türklerin ister farkında olsunlar ister olmasınlar, en büyük stratejik kayıpları olacaktır. İsyanlarda kusur her iki taraftadır. İlkel ve şoven milliyetçilik, feodal dini gelenekler stratejik bir ilişkiyi anlayıp yürütecek konumda değildiler. Kürt tasfiyesinde aşırıya gidilmekle stratejik ilişki yok olmanın eşiğine gelmiştir. M. K. Atatürk ve İ. İnönü bunu son dönemde görmüşlerdir. Fakat telafisi mümkün olmamıştır. 1950 sonrasında Kürt feodalitesinin yeniden ve soy inkârcılığı karşılığında güçlendirilmesi stratejik ilişkinin daha da kırılmasına, anlam yitirmesine yol açmıştır. 1980 sonrası aşırı dinci ve Türkçü Türk-İslam sentezi bu stratejik ilişkiyi tamamen yok saymıştır. Bu durum karşısında Batılı güçler ve bölgesel devletler geleneksel rahatsızlığını PKK’ye göz yummakla göstermişlerdir. Fakat İran ve Suriye’nin kesin desteği de dahil, hepsi Kürt Federe Devletinin oluşumunda rol oynayarak, tarihsel oyunların gündemleşmesi için en önemli adımları atmışlardır. Milliyetçilik bağlantılı Kürt hareketi Türklerle geleneksel stratejik ilişkiyi tamamen yıkmak durumundadır. Örnek İsrail-Filistin, Rusya-Çeçen ve Balkanlardaki Yugoslavya ayrışmasıdır. Günlük kendini kandırmacı politikalar tarihsel ilişkinin önemini kavramaktan çok uzaktır. Milliyetçilik ve dincilik hepsinin gözünü kör etmişken, ekonomik ve siyasi rant bir gün ötesini bile hesap edemez hale getirmiştir. Şahsım ve PKK’nin bu oyunda kullanılmaması için gerçekten büyük çaba harcadım.

Önümüzdeki dönemde ABD’nin Ortadoğu Projesi kapsamında gelişmeler hız kazanacaktır. Türkiye’nin bu projede hedef mi ortak mı olduğu henüz net değildir. Sözde projenin en güçlü ortağıdır. 1990’larda da stratejik ortaklıktan çok bahsediliyordu. Sonuçlar biraz öğretti herhalde. Türkiye ister hedef ister ortak olsun, kesinlikle eski statükoyu sürdüremeyecektir. Eski statükoda ısrar ikinci bir Irak ve Yugoslavya’dır. Kaldı ki, Irak ve Yugoslavya kendi milliyetlerine birçok hak tanıyorlardı. Türkiye’nin şoven kalıpları hepsinden güçlüdür. Halk yıllardır bu şoven kalıplarla beslendi. Devamı halinde kırılma kaçınılmazdır. PKK ile çatışmalar bile bu gerçeği göstermeye yetmiştir. Milliyetçilikle yüklü Kürt-Türk oluşumları tarihsel stratejik ilişkiyi paramparça edecektir. Bana göre bu plan 1950’lerden itibaren bilinçli geliştirilmiştir. Önce Türk milliyetçiliği faşizme ve dinciliğe tırmandırıldı. Bu tırmandırmalar dış kaynaklıdır. Birinci dünya savaşı öncesinde de Pantürkizm ve Panislamizm biçiminde yine dış kaynaklı olarak tırmandırılmıştır. Bu gerçeği en iyi gören Mustafa Kemal Paşa olmuştur. Bu iki ideolojik cereyanı engellemiş, özgürlüğe açık bir yurtseverliğe açılım yapılmıştır.

Kürt isyanlarındaki provokatif etkenler işte bu politikayı ve iki taraf arasındaki stratejik ilişkiyi bozmuştur. Aşırı milliyetçilik Kürd’ü silebileceğini sanmakla aslında oyuna gelmiştir. Ziya Gökalp gibi milliyetçiliğin babası sayılan bir kişi, “Türk Kürtsüz, Kürt Türksüz olamaz” diyebilmiştir. 1950’ler sonrası gelişmelerin Kürtlere yaklaşımda yeniden yorumlanması büyük önem taşır. İki binlerden sonra ise Kürt milliyetçiliği hızlandırılmıştır. Yine dış kaynak etkili olmuştur. Bütün kusurlarına rağmen PKK’nin bölge halkları ile enternasyonalist yaklaşımı bu oyunu bozmada en temel etken olmuştur. ABD’nin PKK’nin ‘teröristliğini’ hemen kabul etmesi Türkleri çok sevmesinden ötürü değildir. Bu iddia çatışmayı derinleştirme amacına yöneliktir. ABD ve AB’nin Kıbrıs’a ilişkin yaptıklarının onda, yüzde birini Kürt sorunu için yapsalardı, aslında Türkiye’ye bir Türkiye katılabilecekti. Bundan uzak duruldu. Adeta ‘tavşana kaç tazıya tut’ biçiminde hayvanlara reva görülen bir politika uygulandı. Ranta boğulan ekonomi ve siyasi çevreler de bu politikaya dört elle sarıldılar. Gelinen nokta Türkiye’nin batımının az öncesidir.

Tam bu noktada benim teslim edilmemle kaba bir direnişçilik temelinde ölümüm sonrasında, Türk-Kürt ilişkilerinde toptan yıkılış sürecine girilmesi beklenmişti. Kürt hareketinin tüm ipleri bir elde toplanacaktı. Bundan sonrasında ne olacağını bugün daha iyi kestirmekteyiz. ABD ve AB iyi niyetli de olsa Kürt milliyetçiliğini desteklemekten asla vazgeçmezlerdi. İsrail Ortadoğu’da Kürt milliyetçiliğine kesinlikle muhtaçtır. Batı Kürt milliyetçiliği olmadan Arap, İran ve Türk ağırlığını istediği noktaya getiremez. PKK’ yi kullanış tarzı her iki taraf için de tuzak biçiminde olmuştur. Yani tazı kovalar, tavşan kaçar politikasında kaybeden her iki taraftır. 1925 sonrasında da böyle olmuştur. İki binler sonrasında Kürt milliyetçiliği modern silah teknolojisine kavuştuğunda karşısında zor durulacaktır. Belki her iki taraf da stratejik olarak kazanamaz. Ama büyük kaybedecekleri kesindir. Geriye kazanan, her zaman olduğu gibi emperyal güçler olacaktır. Bu duruma gelişte Kürt milliyetçiliği kadar, Kürt inkârcılığı ve hak gaspları da eşit sorumludur. Kürt sorunu yetmiş beş yıl çözümsüz bırakılmakla TC ne kazandı? Ki, teknolojinin yeni çağında inkârcı politikalarla kazanması şurada kalsın, her gün alevlenen bir Kürt-Türk çatışmasına yol açacağını görememek için kör olmak gerekir. Askeri güce bel bağlamanın hazin sonuçları Sovyetler Birliğinde, Irak’ta ortaya çıkmıştır. Şimdiden bile Kürdistan’a yönelik seferler ekonomik krizle eş hale gelmiştir. Kürt sorununun uzatılması, çatışmalı bir konumdan düşürülmemesi ve olası yeni bir savaş sürecine sokulması, Türkleri Anadolu’da bin yıldır yaşatan stratejinin ana direklerinden birinin tamamen yıkılması olacaktır. Bunu görmemek için, tekrarlıyorum, ya vatan haini ya halk düşmanı olmak gerekir.

Hiç kimse korkunç zorlukların, çabanın ürünü olan bir hareketin kendiliğinden teslimini beklemesin. Ben 1998’den beri büyük bir sabırla tarafların tümüne, tüm ülkeye ve halkımıza kazandırabilecek en sağduyulu tavrı kendime ve örgütüme en kapsamlı ideolojik ve politik tutumla benimsettim. Arkadaşların yaklaşımını olumlu bulurken, devletin tümüyle ilgisiz kaldığını söylemiyorum. Ama çözümleyici olmaktan uzak kalındığını da belirtmek durumundayım. Daha fazla beklenti durumu süreci tümüyle boşa çıkaracaktır. PKK Kürdistan’ı ne statükocu devlet gericiliğine, ne de ilkel milliyetçiliğe terk edebilir. PKK’nin illa benim de bir devletçiğim olsun biçiminde dayatmacı olamamıştır. Ama demokratik, özgür bir Kürt ve Kürdistan projesinden de asla vazgeçmemiştir ve vazgeçmeyecektir. Demokratik diyalogun tarihin en ilerletici, çözümleyici ilişkisi olacağından kuşku duyulamaz. Türk, İran, Arap tarihine derinden bakanlar, Ortadoğu’daki statünün hep federasyona yakın olduğunu göreceklerdir. Federasyonun kısır çekişmelere yol açmamasının tek yolu ise tam demokrasidir. Tarih bundan daha etkili bir çözümü de şimdiye kadar bulamamıştır.

Genelde Tüm Kürtleri, özelde PKK hamlesini bölge üzerindeki yeni oyunlara itmemek, tehlikeli konumlara getirmemek için en iyi rolü Türkiye oynayabilir. Tarihine ve özellikle Kürtlerle stratejik köklerine en uygun düşen de bu en iyi rolü oynamaktır. Kürtleri tarihten kazımak ne mümkündür, ne de bunun Türklere hayrı vardır. Tersine, birbirlerine bağıllıklarının hayatiyeti tartışmasızdır. Bu noktadan sonra beklemek, çürümek ve taraflar arasındaki olası olumlu ilişki zeminini daha da aşındırmak olacaktır. Demokratik diyalog olmazsa, Kürtlerin tercihi büyük özgürlük hamlesi olacaktır. Savaşın nasıl gelişeceğini ise tarafların, dış çevrelerin yaklaşımı belirleyecektir.

Türkiye Kürt sorununu çözmeden Ortadoğu kaosuna iyice girdiğinde, ortaya çıkabilecek gelişmeleri önemle değerlendirmek gerekir. Kürdistan üzerinde üç kuvvetin çekişeceği şimdiden açığa çıkmış bulunmaktadır. Birincisi ABD, İsrail ve işbirlikçisi Kürtler. İkincisi Türk, İran ve Arap statükocu güçleri ile az bir kısım Kürt milisleri ve işbirlikçi aşiretçi, komprador burjuva kesim. Üçüncü kesim daha ağırlıklı olup yoksul emekçi, yurtsever, demokrat halktan oluşmaktadır. Bu tip ayrışma ilk defa gerçekleşmektedir. Statükoyla hareket eden işbirlikçi Kürtlerin zamanla erimeleri güçlü olasılıktır. Irak’taki Kürtlerin konumundan bu yönlü gelişmeler çıkarsanabilir. Eğer Türk, İran ve Arap yönetimleri kendi Kürt reformlarını yapmazlarsa, yurtsever-demokrat Kürtlerle emperyalizm işbirlikçisi Kürtler arasında her düzeyde farklı ittifaklar gelişebilir. Sonuçta ABD önderliğinde bütün Kürtler koalisyonda yer alabilirler. Bir uzlaşma imkânı görmezse (Türk, İran, Arap yönetimi), PKK önderlikli Kürtlerin de koalisyon güçleri ile ilişkilerini ateşkes ve demokratik çözüm temelinde geliştirmesi beklenebilir. Bu ilişkiden zaten Irak Arap yönetimi stratejik bir darbe yemiştir. Irak’ı yıkan ABD, İsrail ve Kürt ittifakıdır. Türkiye’nin Kürt çözümünü sürekli erteletmesi artık Kıbrıs’ta olup bitenden kat be kat ağır sonuçlar ortaya çıkarabilir. Batılı devletlere sus payı olarak verilen kapitülasyonlar, yatırımlar artık yeni dönemde işlevsel olamaz. Ortadoğu Projesinde Türkiye’nin resmi birinci dünya savaşı sonrası Sevr Antlaşması gibi olmasa da, dengeler (iç ve dış) ürünü olan ulus-devlet olarak cumhuriyet statükocu haliyle de sürdürülemez.

Türkiye kesin bir geçiş sürecinde olup, kaostan nasıl çıkacağı yeni halini doğru kestirmekle bağlantılı olacaktır. Kürtlerle uzlaşma yerine savaş derinleşirse, Sevr ve Lozan arası bir durum beklenebilir. Kürt sorununa demokratik çözüm Kürtlerle birlikte Türkiye’nin Demokratik Ortadoğu’daki önder rolünü güçlü bir olasılık haline getirir. Aksi halde tarihsel stratejik bağ tamamen parçalanıp İç Anadolu’ya sıkışması tehlikesi belirecektir. Türkiye’nin hem kısa ve orta, hem uzun vadeli gündeminde bu yönlü gelişmeler bazen yavaş, bazen hızlı hep cereyan edecektir. Birinci dünya savaşından sonraki Türk-Kürt uzlaşmasının demokratik temelde (feodal-burjuva feodalizm milliyetçilikten kaynaklanan tehlikelerle doludur) yenilenmesi, Ortadoğu kaosundan (tarihsel geçmişe uygun, ama bu sefer demokratik özgür birliktelik halinde) en güçlü taraf olarak birlikte çıkmalarına yol açacaktır. Aksi halde İkinci İsrail Kürdistan’ı kaçınılmazdır.


YAZDIR Yazdır     Yorum Ekle Yorum Ekle
(Not: Yorum sadece üyeler tarafından yazılabılınır. Yazılan yorumlar yönetim tarafından onaylanmak için beklemeye alınıyor.)
 
Seçenekler
   Çıktısını Al
   Arkadaşına Yolla
   Köşe Yazılarına Dön

Arşiv
·En Etkili Birey Herkese Bir Şeyler Verendir
·BÜYÜK ARAMAK, BÜYÜK BULMAYA ÇALIŞMAK, BÜYÜK SAVAŞI DOĞURDU
·Beni tartışmak demek; Bir Halk gerçeğini tartışmak demektir
·Beni tartışmak demek; Bir Halk gerçeğini tartışmak demektir
·Rûmeta min, rûmeta gel e!
·Partileşme Mücadelesi ve Parti içi Savaşımın önemi
·Beşdarbûna li ser rastiya partiyê û şer
·Ben Kendi İçimde Bir Orduyum - I -
·Üveyş Ana; Ana Tanrıça Kültürünün soylu sesi!
·CHE, Yeni insanın temsilidir

© 2004 Rojaciwan.com
Bütün HaberlerTürkce HaberlerNuceValid robots.txt


English: All the comments, articles and other contents are property of their owners.
German: Die Artikel und Kommentare sowie Foren- und etwaige Chatbeiträge und alle anderen Inhalte sind Eigentum der Autoren.
Turkish: Rojaciwan sitesi özgür bir tartışma platformu olup, sitemizde yayınlanan bütün yazılardan, yorumlardan ve hernevi multimedia dökümanlarından sahipleri sorumludur.


Sayfa Üretimi: 0.075 Saniye
SQL: 26
Rojaciwan Theme by Rojaciwan Webtasarim.