Davamın aydınlatılmasında Avrupa uygarlığının temel
etkenlerinden biri olan Hz. İsa’nın çarmıha gerilme öyküsünün
doğru çözümlenmesi önemli rol oynayacaktır. Burada öykünün
biçimsel gelişiminden çok özü bizi ilgilendirir. Başta İncil
olmak üzere konuyla ilgili metinler derinliğine sosyolojik
olarak incelendiğinde, Hz. İsa’da simgeleştirilen kült ve
kültürün dönemin hızla gelişen sosyal ayrışmasına dayandığı
genel kabul gören bir görüştür. Bir yanda bölgede hızla gelişen
Roma İmparatorluğu etrafında birleşen geleneksel aristokratik ve
bürokratik güçler, diğer yanda tüm halklardan ve kültürlerden
sayıları aynı hızla çoğalan yoksullar dünyası. Kudüs o dönemde
Doğu Akdeniz’de en önemli merkezlerin başında gelmektedir. Uzun
tarihi bir geçmişe dayanan İbrani kabileleri de sosyal ayrışmaya
uğramıştır. Yahudiye küçük bir İbrani krallığıdır. Merkezi Kudüs
olup, sosyal ayrışmanın bir parçası olarak din adamları da
bölünmüştür. Krallık ve din adamlarının üst tabakası sıkı bir
bütünlük içindedir. Uzun bir direniş öyküsünden sonra Roma
İmparatorluğunun işbirliğini kabul etmişlerdir.
Bu
durumda geniş bir isyan havası sıkça esmektedir. Birçok muhalif
odak türemiştir. Bunlardan Esseniler en başta gelenidir. Hz.
Yahya bu tarikatın başı sayılmaktadır. Yahudiye işbirlikçilerine
şiddetle karşı çıkmaktadır. Yahudiye içinde Rebeca’lı entrikalar
sonucunda başı kesilerek çıkarlarını bozduğu çevrelere kurban
olarak sunulur. Öldürülmeden önce Hz. İsa bir nevi Hz. Yahya’nın
halifesi olarak sivrilmiş durumdadır. Sosyal rahatsızlığın
başını çekmek artık ona düşmüştür. Özünde bir sınıf savaşını
yürütmektedir. Ama somutlaşması yoksulların bir dini tarikatı
biçimindedir. Aslında o dönemde yaygın peygamberlik geleneğinin
önemli bir halkası olarak da şekillenmektedir. Farkı ilk defa
Yahudi topluluğundan kopup, tüm halkların sözcüsü olarak ortaya
çıkmasıdır. Bir nevi Yahudi milliyetçiliğine karşı
enternasyonalizmi temsil etmektedir. Zaten Roma’nın
kozmopolitliği gerekli objektif zemini yaratmıştır. Ortadoğu
halkları Roma egemenliği altında yeniden harmanlanmaktadır.
Zenginler ve yoksullar partisi olarak iki parti doğmaktadır.
Helenizm döneminde de Yahudiye’de benzer bir bölünme
yaşanmaktaydı: Sadukiler ve Ferisiler olarak. Bu gelenek ilk
defa Hz. İsa ile Yahudi kavminin sınırlarını aşarak her kavmin
yoksullarına seslenecektir. Bundan paniğe kapılan önde gelen
Yahuda kâhinleri Roma Valisi Pilatus’tan Hz. İsa’nın
cezalandırılmasını isterler. Pilatus kişi olarak önce kabul
etmek istememesine rağmen, Yahudi işbirlikçilerin ağır basması,
ortak çıkarları gereği çarmıha germeyi sonunda kabul eder.
Sonrası havarilerle aziz ve azizelerin öykülerinden ne tür bir
din doğduğunu bilmekteyiz. Roma’dan rahatsız olan Grekler yeni
dine en yaygın giren kavim olurlar. Dini-kavmi bir direniş
geliştirirler. Özellikle Anadolu ve Grek yarımadasında yeni din
yoluyla imparatorluğun içine iyice yerleşirler. İmparator
Konstantin ile devlete ortak olurlar ve Doğu Roma’ya Bizans
adıyla damgasını vururlar. Yine dönemin güçlü ve kültürlü
kavimlerinden Asuriler, Süryaniler adıyla özellikle
imparatorluğun doğusunda yeni dinle birlikte büyük bir kültürel
reform geliştirirler. Hem Bizans, hem Sasani İmparatorluğu
içinde benzer güçlü konumlar edinirler. Hz. İsa’dan sonra geçen
üç yüz yıl içinde yoksulların dini büyük piskoposların
girişimleri sonucunda ilgili devletin resmi ideolojisi ve kitle
tabanı haline getirilmiştir. Ortaçağ Avrupa feodalizminin temel
ideolojik örgüsü olan Hıristiyanlık, reformasyonla birlikte
yeniçağ kapitalizminin de doğuş ideolojilerinden başta geleni
olacaktır.
Bu
kısa anlatımla cevabını aradığım soru, Hz. İsa’nın kanını kim
akıttı ve şarap gibi içerek dünyalık oldu sorusudur. Bu, Batı
uygarlığının kendisidir. Roma İmparatorluğu Avrupa uygarlığının
dünyevi krallığı olarak İsa’nın kanını akıttı. Papalık ise o
kanı şarap yapıp içerek manevi-uhrevi krallık oldu. Avrupa
uygarlığının temel moral değerlerini oluşturdu.
Hz.
İsa ve yoksul, çilekeş ardıllarına ise pay olarak en büyük
azaplar, takipler, öldürülmeler düştü. Batı uygarlığının
temelini oluşturan bu gelişmeleri çözümlediğimizde, sistemi hem
kurbanın katili, hem de muştulayıcısı, yücelticisi olarak
görüyoruz.
Batı
uygarlığındaki en önemli çelişki bu gerçeklikte yatmaktadır.
Nitekim ünlü Rus yazarı Dostoyevski Hz. İsa’nın özüne
yabancılaşmış piskoposlarca nasıl yeniden çarmıha gerildiğini
romanlarında derinlikli olarak anlatır. Bazı durumlarda
maktuller katillerine tapınırken, Batı uygarlığında katil
maktullerine tapınmaktadır. Aslında bu gerçeği yalnız Batı
uygarlığına atfetmek doğru olmaz. Tüm tahakkümcü ve istismarcı
sistemler, mağdurlarının kanı ve alın teri ile beslenirler.
Halkların tüm savaşı bu durumlardan kurtulmanın öyküsüdür. Fakat
sonuçta bu öyküler de efendilerini soylulaştırmaktan
kurtulamazlar.
Hz.
İsa’nın öyküsünden tam iki bin yıl geçtikten sonra, onun
mekânına ve kültürüne yakın bir yerden, benzer bir sürecin içine
düşenlerden biri de benim. Bu sefer Roma yerine ABD, Batı
uygarlığının imparatorluk gücüdür. Roma Batı uygarlığının
doğurucu gücü iken, ABD bitirici gücü olmaya daha yakındır.
Ortadoğu’da o da tıpkı Roma gibi hızla yayılmak durumundadır.
İşbirlikçilere sıkı ihtiyacı vardır. Ortadoğu toplumu zenginler
ve yoksullar olarak hızlı bir ayrışmayı daha yaşamaktadır.
Zenginlerin işbirlikçi partileri yanında yoksulların da birçok
partisi türemiştir. Bu sefer bölgenin en yoksul halkı
Kürtlerdir. Katmerli bir baskıya uğramaktadır. Öykünmeden
hoşlandığım için belirtmiyorum. Ama doğuş, oluşum tarzım,
sistemin içine giriş, muhaliflik ve yakalanış tarzım Hz. İsa
öyküsüne öz ve biçim olarak yakın durmaktadır. Ortadoğu’nun en
yoksullarını taban olarak aldığım bilinmektedir. Yeni ideolojik,
zihniyet arayışı belirgindir. Çok bağlı topluluklar oluşmuştur.
Yeni Roma İmparatorluğu ABD ve işbirlikçileri oldukça
rahatsızdır. Yine Yahudiye devleti en sıkı işbirlikçi
konumundadır. Grekler içinde de sıkı taraftarlar var. Öldürücü
ihanetin Yahuda İskaryot’u Grekli Kalenderidis sıkı bir
sempatizan geçinmektedir. Kürt Yahudiye’sinin kralcıkları Kürt
yoksullarının yükselişinden büyük korku duymaktadır. Tüm
işbirlikçilerin bölgede konumlarını pekiştirme ihtiyacı vardır.
Benim ideolojik-politik konumum hepsini şiddetle rahatsız
etmektedir. Komplo için çıkarlar son derece elverişli haldedir.
Yeter ki despotlukları biraz daha beslensin.
Büyük havarilerden Saint Paul hiç olmazsa bir-iki sefer sonunda
kurban edildi. Roma biraz müsamahalı davrandı. Benim ise ilk
Avrupa seferinde kaçırılıp yakalanmam gerçekleştirildi. Öyküyü
uzun uzadıya yazmanın gereği yok. Tüm mezhep merkezlerini
dolaştım. Başta Greklerin Atina merkezini, Rusların
Moskova’sını, Latinlerin Roma’sını resmi düzeyde yokladığımda,
buz gibi çıkar hesaplarında yerimin olmadığını anlamıştım.
Devletlere dayanarak siyaset yapma hatasının (özde olmasa da
biçimde) bedelini ağır ödemekten kurtulamayacaktım.
İdeolojilerin, dostlukların çıkarlar karşısında pek değerli
olmadığını açıkça gösteriyorlardı. Onların düşünce ve inançları
çoktan para-pullaşmıştı. Para-pul çıkarları nasıl
gerektiriyorsa, çok tecrübeli oldukları komplo yöntemleri ile
öyle davranmayı büyük bir ustalıkla becereceklerdi. Hz. İsa’da
belirleyici otorite Roma’ydı. Roma’nın otoritesi olmadan İsa ne
yakalanır, ne de çarmıha gerilebilirdi. Benim yakalanmamda
belirleyici otorite ABD idi. ABD olmadan benim yakalanmam
düşünülemezdi. Türk yöneticilerine verilen rol cellat ve
gardiyanlıktan öteye değildi. AB’ye biçilen rol ise, Batı
uygarlığının hukuk gücü olarak yargıda son sözü söylemekti.
Kabaca ortaya koyduğumuz bu ilişkilerdeki bağı daha da
somutlaştırmak mümkündür.
Bizans İmparatorluğu Batıdan çok Doğu imparatorluk gücüne
yakındır. Haçlı seferlerinin doğuda tutunması ise feodal
uygarlık dönemindeki güç dengesi nedeniyle mümkün olamazdı.
İskender sonrası Helen uygarlıkları gibi erimekten kurtulamazdı.
Yükselen kapitalizm temelinde ilk derli toplu saldırıyı 1898’de
Napoleon düzenledi. Karşısına çıkan engel Osmanlı
İmparatorluğuydu.
Kapitalist sistem uygarlığın yeni hakim gücü olarak yerini
sağlamlaştırdıkça, Avrupa uygarlığın merkezi olacaktı. Üstünlük
kesin Avrupa’daydı. Doğu uygarlığı adına Arap sultanlar 15.
yüzyılın sonlarında İspanya’dan nihai olarak kovulurken,
Osmanlılar 1683 İkinci Viyana kuşatmasından büyük bir bozgunla
çıkarak hızlı gerileme sürecine gireceklerdi. Yükselen Avrupa
uygarlığı karşısında tutunmaları artık mümkün değildi. Zamanı
çoktan geçmişti. Napoleon’un yenilgisi ile uygarlığın önder gücü
İngiltere oldu. İngiliz İmparatorluğu da dünyadaki egemenliğin
Ortadoğu’dan geçtiğinin bilinci ile 1800’lerden itibaren bölgeye
yüklenmeye başladı. Kuzeyde Çarlık Rusya’sı, güneyde İngiliz
İmparatorluğu arasında sıkışan Osmanlı İmparatorluğu bilinen
denge politikası ile ömrünü yüzyıl daha uzatacaktı. Asıl önemli
olan, bu denge politikasının kurbanlarına ilişkin gelişmelerdir.
Üç önemli tarihi kavim olan Anadolu İyonları, Doğu Anadolu ve
Kilikya Ermenileri ve Mezopotamya Asurları bu denge oyunlarında
büyük oranda tasfiye olurken, Kürtler ancak fiziki varlıklarını
koruyabildiler.
Bölge üzerinde yeni hakimiyet peşinde koşan İngiltere, Fransa ve
Rusya, Osmanlılardan taviz koparmak amacıyla adı geçen bölge
halklarını bir tehdit aracı olarak kullanmaya çalıştılar.
Kapitalizmin maddi çıkar hesapları bu halkların binlerce yıllık
tarihi kültürlerinden üstün sayılacaktı. Osmanlı Türkleri her
geriledikçe, sebebini bu halklarda bulup nefeslerini biraz daha
sıkacaklardı. Birinci dünya savaşına geldiğimizde, artık tarihin
tehlike çanları iyice çalıyordu. İmparatorluğun enkazı altında
İyonya, Ermeniler ve Asurlar can çekişirken, Kürtler dağlarının
derinliklerinde ancak fiziki varlıklarını koruyabileceklerdi.
Türk sultanları ile Avrupalı feodal ve kapitalist devlet güçleri
arasındaki yaklaşık sekiz yüz yıllık çekişme Avrupa’nın
üstünlüğü ile sona ererken, geriye hazin kurbanlar bırakacaktı.
Tarihçiler kurbanların bu hazin öyküsünü gerçek nedenleri ve
sonuçları ile vermezler. Çünkü gerçekler aynasında kendi çirkin,
katil yüzlerini göreceklerdir. Ortadoğu’nun son iki yüz yılında
olup bitenlerden belirleyici olarak sorumlu olan büyük Avrupa
devletleridir. Daha önce de aynı halklar vardı. İmparatorluk
içinde kurdukları dengelerle en azından ekonomik olarak zengin
ve kültürel olarak rahatlardı. Siyasi olarak da Türklerden geri
değillerdi. Avrupa’ya duyulan güvenle ve gerçekçi olmayan devlet
olma hesapları ile en büyük kumarı oynadılar veya oynatıldılar.
Büyük kaybettiler. Ardılları, kılıç artıkları Batının göçmenleri
oldular. Avrupa ve Amerika’ya doğru yola çıktılar. Kendi ‘vaat
edilen kutsal topraklar’ ütopyasıyla yaşamaya çalıştılar.
Yahudilerin Siyonist Kongre (1896) ile yaptıkları çıkışlara
benzer bazı girişimlerin günümüz ABD ve AB ülkelerinde
hızlandığını görüyoruz. ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesinden
umutlanabilirler. Irak işgali yeni heyecanlı bir döneme yol
açmıştır. Kürtler projenin sağlam bir müttefiki olmaya en yakın
adaydır. Hedef, bölgenin kapitalist sisteme ve İsrail’in
varlığına engel ve tehdit teşkil eden ekonomik altyapısını ve
zihni-siyasi üstyapısını değiştirmektir. Sistemin iki organize
gücü BM ve NATO, projenin aktif diplomatik ve askeri gücü olarak
görevlendirilmek durumundadır. G-8’ler ekonomik gücünü
esirgemeyecektir.
Asıl
problem Osmanlı mirasının sahibi TC’nin bu dönemi nasıl
karşılayacağına ilişkindir. İkinci bir ulusal kurtuluş sürecinin
ne iç ne dış koşulları mevcuttur. Sisteme karşı direnmesi, Irak
ve Yugoslavya’dan, hatta Rusya’dan daha başarılı olamaz. Tam
teslim olması işine gelmez. 1950’ler sonrası müttefiklik
koşulları da olduğu gibi süremez. Geriye kalan reform sürecidir.
Bunun için de irade yoktur. Süründükçe sürünmeyi politika
bellemektedir. Statükoda yaşanan her günü kazanç sanan son
derece tutucu bir zihniyetle TC korunmaya çalışılmaktadır.
Osmanlı İmparatorluğunun son dönemine hayli benzemektedir.
Bana
ilişkin komplo TC’nin yaşadığı bu koşullar altında geliştirildi.
Komplonun içyüzünü ve taraflarını iyi anlamadan hiçbir sorunun
altından kalkılamaz ve TC’nin akıbeti hakkında doğru yorumlarda
bulunulamaz.
Bazı
ciddi yetersizlikler ve yanlışlıklar da olsa, benim genelde tüm
halkların, özelde Kürdistan halkının büyük demokratik çıkışını
temsil ettiğim inkâr edilemez. 15 Ağustos eylemliliğine kadar
bir zihniyet örgütlenmesi geliştirmeye çalıştığım açıktır. Bunu
reel sosyalist ve ulusal kurtuluş karması biçiminde bir örgü
olarak hazırlamak durumunda kaldığımı, bundan daha gelişkin bir
aşamaya güç getiremediğimi de kabul etmek gerekir. 15 Ağustos
1984–15 Şubat 1999 arasındaki on beş yıllık dönem zihniyet
örgütlenmesinin eylem dönemidir. Eylemin öne çıktığı süreçtir.
Pratiğin en iyi açıklayan olduğu söylenir. Benim de kendimi daha
iyi tanımlayabilmem bu pratik süreçle daha iyi açığa çıktı.
Temsil ettiğim olgusal gerçeklik, sorunları ve bireyin çözüm
olanaklarını iyi denediğim, test ettiğim söylenebilir. Fakat ben
derken abartmaya gitmemek önemlidir. Benimki vesiledir. Açığa
çıkan, bin yıllardır bastırılan bir toplumsal gerçekliğin soy
halkıdır. Tanrısallığı çok iyi çözmeme rağmen, kullandığım
terminoloji bilimselliğe daha çok yakındır.
Açığa çıkan Kürdistan halk gerçekliği karşısında, üzerinde
binlerce yıldır işbirlikçilik yapanlarla (Gılgameş-Enkidu
ikilisinden günümüzde ayan beyan ortaya çıkmış olanlara kadar)
fetihçilerin büyük bir rahatsızlığı başladı. Dönemin
imparatorluk gücü ABD’nin şemsiyesi altında 1998’de Ankara ve
Washington süreçlerini başlattılar. Federe Kürdistan Devleti
anlamına gelebilecek bir siyasi program üzerinde anlaştılar.
Program Ankara yönetiminin himayesi altında yürütülecekti. Bunun
karşılığında A. Öcalan’ın başına ve PKK’nin teröristliğine ortak
hüküm verilecekti. Bu hüküm objektif olarak ‘imha ve tasfiye’
demekti. Gizli olmakla birlikte, dikkatli bir siyasi yorumcu
antlaşmanın (17 Eylül 1998 Ankara-Washington) çelişkilerle dolu
olduğunu, tarafların birbirini kandırmaya çalıştığını, taktik
bir yaklaşım olmaktan öteye gitmediğini fark etmekte
zorlanmayacaktı. A. Öcalan üzerindeki büyük kıskaç ve takip
harekâtı bu antlaşmayla dünya çapında hızlandırıldı. ABD’nin en
azından bir kanadı kesin kararlılık gösterdi. Bunda İsrail
sağının da büyük desteği ve dayatması vardı. İngiltere iyi bir
planlama yaparken, İsrail-MOSSAD iyi bir ajanlık faaliyeti ile
plana katılım gösterdi. Bu son komplo planı Türk Başbakanı Tansu
Çiller’in elli milyon Dolar ödenekli 6 Mayıs 1996 Şam
sabotajından (bin kiloluk bomba yüklü araba ile kalınan binaları
havaya uçurarak imha etme) sonra, İsrail yönetimi ile yapılan
askeri-ekonomik antlaşmadan sonra gündeme geldi. Türk Kara
Kuvvetleri Komutanı 17 Eylül’de Suriye’ye ültimatom
niteliğindeki konuşması ile bir adım daha ilerletildi. Suriye
ile savaş gündeme gelince, Suriye yönetiminin ‘nasıl istersen
öyle git’ demesinden başka bir tavır görülmedi.
Halen içyüzü tam anlaşılamayan ve yarı resmi bir davet olarak
nitelendirilebilecek bir çağrı sonrasında ‘Atina macerasına’
karar erdim. Ülkenin dağlarına yönelmek benim için idealdi.
Ancak benim yüzümden binlerce kişinin ölmesine yol açabilecek bu
seferi ahlaki kaygılarla erteledim. Siyasi çözüm şansının
Avrupa’da denenmesinin daha uygun olabileceği düşünüldü. Zaten
Ordu kaynaklı olduğuna inandığım 1997’den beri bazı bilgi
notları Avrupa örgütümüzce iletilince, bu kanım daha da öne
çıktı. Fakat Atina’da beni karşılayan gerçek dost insanlar
değil, ünlü Troya kahramanı Hektor’u doğru olmayan bir savaşa
çeken erkeklerin tanrısı Zeus’un alnından yaratılmış mitolojik
Athena kahpesi oldu. Beni öldürücü bir saha içinde tüm kâr
zihniyetli uygarlık güçleri ile savaşa zorladı. Karşılığında ise
güya Troya’yı (Anadolu) ve Kıbrıs’ı alacaktı. Veya en azından bu
yönlü bir politik imkân doğacaktı. Benim gibi herkesin
beslendiği 20. yüzyılın reel sosyalist ve ulusal kurtuluşçu
ideolojik çizgisi bu hileyi çözemezdi. Tarihte çok ünlü olan ve
hem İskender hem de Napoleon’da dile getirilen Athena
hilekârlığından beslenmiş Yunan devlet geleneği karşısında
Ortadoğu bilgeliği ve yiğitliği ne yapabilirdi?
(……………………………………………………….)
Benim İmralı’ya alınma sürecimle Kuzey Irak’taki Kürdistan
Federe Devlet oluşumu arasındaki bağ çok açıktır. TC yetkilileri
şu gerçeği çok iyi okumak zorundadır: Federe Kürdistan’ı benim
ve PKK’nin tasfiyesi karşılığında Kürt feodal-burjuva güçlerine
siz hediye ettiniz. Sonuçlarından da sizler sorumlu olacaksınız.
Bu bugünkü Filistin-İsrail çatışmasının temellerine benzeyen bir
temel atmadır. Bununla devrimci cumhuriyetçiliğin temelleri
aşındırıldığı gibi, her tür milliyetçi kışkırtmacılığa uygun bir
ortam da oluşturulmuştur. Halklar yeni milliyetçi kışkırtmalar
altında birbirine saldırtılıp hükümranlık düzenleri yeni
biçimler altında sürdürülmek istenmektedir. Filistin-İsrail
çatışması neredeyse son yüzyılın sorunu haline getirilip, Arap
halklarının en kötü yönetiminin meşru bir gerekçesi haline
getirilmiştir. Aynı oyunun kapsamına şimdi Kürtler alınmakta,
alınmaya çalışılmaktadır.
İşte
bu noktada bana yönelik komplo uluslararası bir boyut kazandı.
Çünkü benim ve temsil ettiğim hareketin varlığı bu oyunlara
uymadığı gibi, boşa çıkarma potansiyeli taşıyordu. Kürtlerin
kontrolünün hareketimizden alınıp emperyal güçlerin elinde
kalınması stratejik önemde görülüyordu. Bununla Arap, Fars ve
Türk ulus-devletlerinin terbiyesi sağlanacaktı. Avrupa ve ABD’de
on binlerce Kürt bunun için terbiye edilmekteydi. Kendi
mantalitelerine uygun bir Kürtlük ısrarla oluşturuldu. Aslında
1945’ten sonra Barzani ailesi yoluyla İsrail’in başlattığı süreç
giderek genişledi. Kürtler Batının yeni gözdeleri olarak önem
kazanmaya bu nedenle başladılar. Ortadoğu’nun fetih gelenekli
devletleri de kendi Kürtlerini yeniden ele aldılar. Güvenlik
kuvvetlerinin emrinde bir istihbarat ve korucu Kürt Ordusu
oluşturdular. Üçüncü kısım yoksul ve emekçilerin Kürt grubunu
ise, yurtsever ve demokrat bir çizgide PKK oluşturdu. Böylelikle
üç türlü Kürt grubu oluştu. ABD, AB ve İsrail’e bağlı Kürtler;
bunlar eski feodal-aşiretçi üst tabakanın burjuvalaşma yolundaki
kesimleridir. Devletlerin para desteği ile aşiret duygusunu
kullanarak etkili olmaya çalışıyorlar. Federe Kürt Devleti
şimdilik temel siyasi programıdır. Fetihçi Arap, Türk ve Fars
ulus-devletlerinin güvenlik kuvvetlerine yine para ve aşiret
duygusuyla hizmet veren Kürtlerin hedefi sadece para ve mahalli
otoritedir. PKK ile yurtseverlik ve demokratik duygu ve bilinçle
bağlı olanların hedefi ise, demokratikleşme ve özgür bir
Kürdistan’dır. Bu üçlü ayrışma yoğun ilişki ve çelişkileri ile
birçok oluşuma gebedir. Binlerce yıllık uykudan uyanmış ve
hareketli bir sürece girmiş Kürdistan, Ortadoğu’nun yeni denge
oluşumunda önde gelen aktör durumundadır. Birçok senaryoda
çeşitli rolleri oynaması işten bile değildir.
TC’nin kuruluş sürecinde bir asli öğe olarak değerlendirdiği
Kürtleri isyanlar nedeniyle tümüyle kimlikleri altında hukuk ve
siyaset dışında bırakmasının konjonktürel -dönemsel- açıdan bir
anlamı olsa da, sürekli bir ilke haline getirilmesi en vahim
hata veya yanlışlıklardan biridir. Benim iddiam şudur: Emperyal
güçler, bu yanlışın doğurduğu çelişkiyi kendi Kürt oluşumlarının
lehine kullanıp çıkar uyuşmazlığı içinde oldukları Türk, İran ve
Arap yönetimlerini kendilerine daha çok bağlamak, bu olmazsa
etkisizleştirmek için, benim şahsımda özgürlük seçeneği olan
yoksul, emekçi Kürtlerin tasfiyesine bilinçli giriştiler. Bu
çelişkinin ilk ürününü Kuzey Irak Kürt Federe oluşumu teşkil
ederken, gerisi de geliştirilecektir. Türkiye yönetimi yanına
Iran, Suriye ve Iraklı bazı Arapları da alarak Kürtlerin üzerine
giderse, asıl o zaman tuzağa düşecektir. İran ve Arapların Türk
rahatsızlığı tarihseldir ve iyi bilinmektedir. Kürtler Türklerin
üzerine yönlendirildikten sonra, bazı tarihsel sorunlar yeniden
canlandırılacaktır. Bunların içinde İyonya, Ermenistan,
Gürcistan, İran ve hatta Toroslara kadar tarihi iddiası olan
Arapların iddiaları güncelleşecektir. Bu durumda Türkler 16.
yüzyıldaki statüye indirgenecektir.
Yavuz Selim’in Kürt politikası bu tehlikeyi bertaraf etmişken,
M. K. Atatürk’ün de 1920’lerde bu tehlikeyi önlemesi, Kürtlerle
özgürlük ilişkisi temelinde kurulan bu ittifakla mümkün
olmuştur. Türklerin Anadolu tarihleri Kürt ilişkileriyle çok
sıkı bir diyalektik ilişki içindedir; bu ilişkinin parçalanması,
tam düşman hale dönüştürülmesi, Türklerin ister farkında
olsunlar ister olmasınlar, en büyük stratejik kayıpları
olacaktır. İsyanlarda kusur her iki taraftadır. İlkel ve şoven
milliyetçilik, feodal dini gelenekler stratejik bir ilişkiyi
anlayıp yürütecek konumda değildiler. Kürt tasfiyesinde aşırıya
gidilmekle stratejik ilişki yok olmanın eşiğine gelmiştir. M. K.
Atatürk ve İ. İnönü bunu son dönemde görmüşlerdir. Fakat
telafisi mümkün olmamıştır. 1950 sonrasında Kürt feodalitesinin
yeniden ve soy inkârcılığı karşılığında güçlendirilmesi
stratejik ilişkinin daha da kırılmasına, anlam yitirmesine yol
açmıştır. 1980 sonrası aşırı dinci ve Türkçü Türk-İslam sentezi
bu stratejik ilişkiyi tamamen yok saymıştır. Bu durum karşısında
Batılı güçler ve bölgesel devletler geleneksel rahatsızlığını
PKK’ye göz yummakla göstermişlerdir. Fakat İran ve Suriye’nin
kesin desteği de dahil, hepsi Kürt Federe Devletinin oluşumunda
rol oynayarak, tarihsel oyunların gündemleşmesi için en önemli
adımları atmışlardır. Milliyetçilik bağlantılı Kürt hareketi
Türklerle geleneksel stratejik ilişkiyi tamamen yıkmak
durumundadır. Örnek İsrail-Filistin, Rusya-Çeçen ve
Balkanlardaki Yugoslavya ayrışmasıdır. Günlük kendini kandırmacı
politikalar tarihsel ilişkinin önemini kavramaktan çok uzaktır.
Milliyetçilik ve dincilik hepsinin gözünü kör etmişken, ekonomik
ve siyasi rant bir gün ötesini bile hesap edemez hale
getirmiştir. Şahsım ve PKK’nin bu oyunda kullanılmaması için
gerçekten büyük çaba harcadım.
Önümüzdeki dönemde ABD’nin Ortadoğu Projesi kapsamında
gelişmeler hız kazanacaktır. Türkiye’nin bu projede hedef mi
ortak mı olduğu henüz net değildir. Sözde projenin en güçlü
ortağıdır. 1990’larda da stratejik ortaklıktan çok
bahsediliyordu. Sonuçlar biraz öğretti herhalde. Türkiye ister
hedef ister ortak olsun, kesinlikle eski statükoyu
sürdüremeyecektir. Eski statükoda ısrar ikinci bir Irak ve
Yugoslavya’dır. Kaldı ki, Irak ve Yugoslavya kendi
milliyetlerine birçok hak tanıyorlardı. Türkiye’nin şoven
kalıpları hepsinden güçlüdür. Halk yıllardır bu şoven kalıplarla
beslendi. Devamı halinde kırılma kaçınılmazdır. PKK ile
çatışmalar bile bu gerçeği göstermeye yetmiştir. Milliyetçilikle
yüklü Kürt-Türk oluşumları tarihsel stratejik ilişkiyi
paramparça edecektir. Bana göre bu plan 1950’lerden itibaren
bilinçli geliştirilmiştir. Önce Türk milliyetçiliği faşizme ve
dinciliğe tırmandırıldı. Bu tırmandırmalar dış kaynaklıdır.
Birinci dünya savaşı öncesinde de Pantürkizm ve Panislamizm
biçiminde yine dış kaynaklı olarak tırmandırılmıştır. Bu gerçeği
en iyi gören Mustafa Kemal Paşa olmuştur. Bu iki ideolojik
cereyanı engellemiş, özgürlüğe açık bir yurtseverliğe açılım
yapılmıştır.
Kürt
isyanlarındaki provokatif etkenler işte bu politikayı ve iki
taraf arasındaki stratejik ilişkiyi bozmuştur. Aşırı
milliyetçilik Kürd’ü silebileceğini sanmakla aslında oyuna
gelmiştir. Ziya Gökalp gibi milliyetçiliğin babası sayılan bir
kişi, “Türk Kürtsüz, Kürt Türksüz olamaz” diyebilmiştir.
1950’ler sonrası gelişmelerin Kürtlere yaklaşımda yeniden
yorumlanması büyük önem taşır. İki binlerden sonra ise Kürt
milliyetçiliği hızlandırılmıştır. Yine dış kaynak etkili
olmuştur. Bütün kusurlarına rağmen PKK’nin bölge halkları ile
enternasyonalist yaklaşımı bu oyunu bozmada en temel etken
olmuştur. ABD’nin PKK’nin ‘teröristliğini’ hemen kabul etmesi
Türkleri çok sevmesinden ötürü değildir. Bu iddia çatışmayı
derinleştirme amacına yöneliktir. ABD ve AB’nin Kıbrıs’a ilişkin
yaptıklarının onda, yüzde birini Kürt sorunu için yapsalardı,
aslında Türkiye’ye bir Türkiye katılabilecekti. Bundan uzak
duruldu. Adeta ‘tavşana kaç tazıya tut’ biçiminde hayvanlara
reva görülen bir politika uygulandı. Ranta boğulan ekonomi ve
siyasi çevreler de bu politikaya dört elle sarıldılar. Gelinen
nokta Türkiye’nin batımının az öncesidir.
Tam
bu noktada benim teslim edilmemle kaba bir direnişçilik
temelinde ölümüm sonrasında, Türk-Kürt ilişkilerinde toptan
yıkılış sürecine girilmesi beklenmişti. Kürt hareketinin tüm
ipleri bir elde toplanacaktı. Bundan sonrasında ne olacağını
bugün daha iyi kestirmekteyiz. ABD ve AB iyi niyetli de olsa
Kürt milliyetçiliğini desteklemekten asla vazgeçmezlerdi. İsrail
Ortadoğu’da Kürt milliyetçiliğine kesinlikle muhtaçtır. Batı
Kürt milliyetçiliği olmadan Arap, İran ve Türk ağırlığını
istediği noktaya getiremez. PKK’ yi kullanış tarzı her iki taraf
için de tuzak biçiminde olmuştur. Yani tazı kovalar, tavşan
kaçar politikasında kaybeden her iki taraftır. 1925 sonrasında
da böyle olmuştur. İki binler sonrasında Kürt milliyetçiliği
modern silah teknolojisine kavuştuğunda karşısında zor
durulacaktır. Belki her iki taraf da stratejik olarak kazanamaz.
Ama büyük kaybedecekleri kesindir. Geriye kazanan, her zaman
olduğu gibi emperyal güçler olacaktır. Bu duruma gelişte Kürt
milliyetçiliği kadar, Kürt inkârcılığı ve hak gaspları da eşit
sorumludur. Kürt sorunu yetmiş beş yıl çözümsüz bırakılmakla TC
ne kazandı? Ki, teknolojinin yeni çağında inkârcı politikalarla
kazanması şurada kalsın, her gün alevlenen bir Kürt-Türk
çatışmasına yol açacağını görememek için kör olmak gerekir.
Askeri güce bel bağlamanın hazin sonuçları Sovyetler Birliğinde,
Irak’ta ortaya çıkmıştır. Şimdiden bile Kürdistan’a yönelik
seferler ekonomik krizle eş hale gelmiştir. Kürt sorununun
uzatılması, çatışmalı bir konumdan düşürülmemesi ve olası yeni
bir savaş sürecine sokulması, Türkleri Anadolu’da bin yıldır
yaşatan stratejinin ana direklerinden birinin tamamen yıkılması
olacaktır. Bunu görmemek için, tekrarlıyorum, ya vatan haini ya
halk düşmanı olmak gerekir.
Hiç
kimse korkunç zorlukların, çabanın ürünü olan bir hareketin
kendiliğinden teslimini beklemesin. Ben 1998’den beri büyük bir
sabırla tarafların tümüne, tüm ülkeye ve halkımıza
kazandırabilecek en sağduyulu tavrı kendime ve örgütüme en
kapsamlı ideolojik ve politik tutumla benimsettim. Arkadaşların
yaklaşımını olumlu bulurken, devletin tümüyle ilgisiz kaldığını
söylemiyorum. Ama çözümleyici olmaktan uzak kalındığını da
belirtmek durumundayım. Daha fazla beklenti durumu süreci
tümüyle boşa çıkaracaktır. PKK Kürdistan’ı ne statükocu devlet
gericiliğine, ne de ilkel milliyetçiliğe terk edebilir. PKK’nin
illa benim de bir devletçiğim olsun biçiminde dayatmacı
olamamıştır. Ama demokratik, özgür bir Kürt ve Kürdistan
projesinden de asla vazgeçmemiştir ve vazgeçmeyecektir.
Demokratik diyalogun tarihin en ilerletici, çözümleyici ilişkisi
olacağından kuşku duyulamaz. Türk, İran, Arap tarihine derinden
bakanlar, Ortadoğu’daki statünün hep federasyona yakın olduğunu
göreceklerdir. Federasyonun kısır çekişmelere yol açmamasının
tek yolu ise tam demokrasidir. Tarih bundan daha etkili bir
çözümü de şimdiye kadar bulamamıştır.
Genelde Tüm Kürtleri, özelde PKK hamlesini bölge üzerindeki yeni
oyunlara itmemek, tehlikeli konumlara getirmemek için en iyi
rolü Türkiye oynayabilir. Tarihine ve özellikle Kürtlerle
stratejik köklerine en uygun düşen de bu en iyi rolü oynamaktır.
Kürtleri tarihten kazımak ne mümkündür, ne de bunun Türklere
hayrı vardır. Tersine, birbirlerine bağıllıklarının hayatiyeti
tartışmasızdır. Bu noktadan sonra beklemek, çürümek ve taraflar
arasındaki olası olumlu ilişki zeminini daha da aşındırmak
olacaktır. Demokratik diyalog olmazsa, Kürtlerin tercihi büyük
özgürlük hamlesi olacaktır. Savaşın nasıl gelişeceğini ise
tarafların, dış çevrelerin yaklaşımı belirleyecektir.
Türkiye Kürt sorununu çözmeden Ortadoğu kaosuna iyice
girdiğinde, ortaya çıkabilecek gelişmeleri önemle değerlendirmek
gerekir. Kürdistan üzerinde üç kuvvetin çekişeceği şimdiden
açığa çıkmış bulunmaktadır. Birincisi ABD, İsrail ve
işbirlikçisi Kürtler. İkincisi Türk, İran ve Arap statükocu
güçleri ile az bir kısım Kürt milisleri ve işbirlikçi aşiretçi,
komprador burjuva kesim. Üçüncü kesim daha ağırlıklı olup yoksul
emekçi, yurtsever, demokrat halktan oluşmaktadır. Bu tip ayrışma
ilk defa gerçekleşmektedir. Statükoyla hareket eden işbirlikçi
Kürtlerin zamanla erimeleri güçlü olasılıktır. Irak’taki
Kürtlerin konumundan bu yönlü gelişmeler çıkarsanabilir. Eğer
Türk, İran ve Arap yönetimleri kendi Kürt reformlarını
yapmazlarsa, yurtsever-demokrat Kürtlerle emperyalizm
işbirlikçisi Kürtler arasında her düzeyde farklı ittifaklar
gelişebilir. Sonuçta ABD önderliğinde bütün Kürtler koalisyonda
yer alabilirler. Bir uzlaşma imkânı görmezse (Türk, İran, Arap
yönetimi), PKK önderlikli Kürtlerin de koalisyon güçleri ile
ilişkilerini ateşkes ve demokratik çözüm temelinde geliştirmesi
beklenebilir. Bu ilişkiden zaten Irak Arap yönetimi stratejik
bir darbe yemiştir. Irak’ı yıkan ABD, İsrail ve Kürt
ittifakıdır. Türkiye’nin Kürt çözümünü sürekli erteletmesi artık
Kıbrıs’ta olup bitenden kat be kat ağır sonuçlar ortaya
çıkarabilir. Batılı devletlere sus payı olarak verilen
kapitülasyonlar, yatırımlar artık yeni dönemde işlevsel olamaz.
Ortadoğu Projesinde Türkiye’nin resmi birinci dünya savaşı
sonrası Sevr Antlaşması gibi olmasa da, dengeler (iç ve dış)
ürünü olan ulus-devlet olarak cumhuriyet statükocu haliyle de
sürdürülemez.
Türkiye kesin bir geçiş sürecinde olup, kaostan nasıl çıkacağı
yeni halini doğru kestirmekle bağlantılı olacaktır. Kürtlerle
uzlaşma yerine savaş derinleşirse, Sevr ve Lozan arası bir durum
beklenebilir. Kürt sorununa demokratik çözüm Kürtlerle birlikte
Türkiye’nin Demokratik Ortadoğu’daki önder rolünü güçlü bir
olasılık haline getirir. Aksi halde tarihsel stratejik bağ
tamamen parçalanıp İç Anadolu’ya sıkışması tehlikesi
belirecektir. Türkiye’nin hem kısa ve orta, hem uzun vadeli
gündeminde bu yönlü gelişmeler bazen yavaş, bazen hızlı hep
cereyan edecektir. Birinci dünya savaşından sonraki Türk-Kürt
uzlaşmasının demokratik temelde (feodal-burjuva feodalizm
milliyetçilikten kaynaklanan tehlikelerle doludur) yenilenmesi,
Ortadoğu kaosundan (tarihsel geçmişe uygun, ama bu sefer
demokratik özgür birliktelik halinde) en güçlü taraf olarak
birlikte çıkmalarına yol açacaktır. Aksi halde İkinci İsrail
Kürdistan’ı kaçınılmazdır. |