|
Siyasal çözüm konusunda iddialı olan PKK ve onun yürürlükteki hakim siyasetidir-1-
Yeni bir yıla, bir çalışma dönemine girerken, siyasal bir çerçevenin gerçekçi olasılıkları da dikkate alan bir biçimde çizilmesi büyük önüm taşır. Hiç şüphesiz diğer gerçeklerin de dönemi kazanmak açısından açılması gerektiğini belirtmek gerekiyor. Hatta başlarken neden doğru gelişmenin esas olduğunu, yine günümüz için de neden ordulaşmanın en temel bir çalışma ve mücadele biçimi olarak esas olduğu hususlarını özellikle ele aldık. Partileşme ve ordulaşmanın içinden geçeceği güncel siyasal gerçekliği iyi ortaya koymalıyız. Bu doğru bakış açısını verir, ufku daha sağlam yakalamaya götürür. Kaldı ki, bütün çalışmalar belli bir siyasal yaklaşıma dayanmalıdır.
Genel çizgimiz biliniyor. PKK’nin siyasal çizgisi aslında hemen hepimizi somut durumu değerlendirecek kadar güçlü kılmaktadır. Ama yine de güncellik var. Her gün hızlanan işler var, değişen ve değiştirilen siyasal durumlar da yaşanıyor. Sıkça tekrarlamak istemesek bile, yine de tekrarlamakta yarar var; hatta bazı yeni gelişmeler ve artan olasılıklar söz konusudur.
Partimizin yol açtığı siyasal gelişmeler birçok ağızlarca günlerdir çok yoğun bir biçimde bütünüyle gündeme hâkim kılındığı gibi, bu gündemin artık çözülmesi gerektiğini de düşman bir numaralı hedef olarak önüne koymuştur. Türk resmi çevreleri görünüşte bu savaşı askeri ve siyasal olarak yürütüyorlarsa da, bağlı oldukları emperyalist hükümetlerden tutalım en yakınımızdaki işbirlikçilerine kadar bir destekçiler korosunu da ekleyerek sonuca gitmek istemekteler. Hatta Tansu Çiller adlı makyajlı bir başbakanın önderliğinde ve makyaj yönü ağır basan bir hükümetle, sadece adı konmamış veya gizli yürütülen bir savaşla değil, belki de şimdiye kadar verilen birçok savaşımın en kapsamlısı ve en özel olanıyla karşı karşıyayız. Bu savaş oldukça karmaşıktır ve yönü de kolayca kestirilememektedir. Savaşı nereye kadar götürmek istediklerini kendileri de fazla bilememekteler veya kör şiddetin nelere mal olacağını tam kestiremez durumdalar.
Emperyalist devletlerce ‘PKK yasaklaması’ biçiminde kendini gösteren gelişmeler semboliktir. Daha doğrusu, gizlice destekledikleri bu kirli savaşı, makyaj hükümetini biraz cilalamak ve parlatmak için yapılmış bir iştir. Makyaj her zaman taze cila ister. İşte bu yasaklama kararları da biraz böyledir. Özünde hükümetin yürüttüğü kirli savaşın bir bütün olarak arkasındaydılar. Özellikle 15 Ağustos Atılımı’na dayalı savaşın üzerinde sonuca varmak istediler ki, bunun daha öncesi de vardır. Bu savaşın kendisi bir yönüyle Amerikan ve Batı güdümlüdür veya onların desteği sayesinde sürdürülmektedir. Kaldı ki, bu da yetmiyor, birçok bölgesel gücü de buna zorlayarak savaşın yürütülmek istendiğini biliyoruz. Dolayısıyla bu güçler açısından fazla bir yenilik yoktur. Hatta bununla kendini dile getiren bir gelişme de, bir anlamda askeri zorlarının fazla sonuç alamayacağının, hatta bunun sorunu daha da ağırlaştırdığının ve bir anlamda bizi güçlendirdiğinin itiraf edilmesidir. Dolayısıyla yeni yöntemleri devreye sokma olasılığını da beraberinde getiriyor.
Çeşitli yönleriyle gelişmeler üzerinde durulabilir. Hükümetin en çok iddialı görüldüğü bir husus, PKK’nin ‘teröristliğinin’ uluslararası alanda artık kabul gördüğü hususudur. Bu ne anlama gelir? PKK’nin, başta emperyalist devletler olmak üzere çeşitli güçlerce ‘terörist örgüt’ kategorisine sokulması, daha da ötesi kendi hukuklarına ters düşecek kadar yasaklamalara konu edilmesi; onun ulusal düzeyden uluslararası düzeye ve özellikle emperyalizmin yeni dünya düzenine tehlike teşkil eden güçlerin en başında gelen bir konuma ulaştığını gösterir. Bu durum onun devrimci etkinliğinin somut ve resmi bir biçimde uluslararası alanda kendisini hissettirdiğini ortaya koyar. Türk sömürgeciliği gibi kaba ve oldukça vahşi bir uygulamaya karşı mücadele eden PKK’yi boşa çıkarmak, bu güçlerin de başlangıçta umut ettikleri ve uzun süre bekledikleri bir durumdu. Bu anlamda böyle bir sömürgeciliği de aşan bir gücün ciddi bir devrimci güç olduğu açıktır; eğer tedbirlerle önü alınmazsa, başta Ortadoğu sahası olmak üzere, her an yeni bir devrimci dalgayı dünyanın başına bela etmesi de mümkündür.
Ekim Devrimi’ne dayalı reel sosyalizmin çözülüşünün tam sağlandığına dair umutların oldukça körüklendiği bir dönemde, bir de Filistin-İsrail uzlaşması yaşatılmaya çalışıldığında, yine Körfez Savaşıyla Irak sorunu çözümlenir gibi düşünüldüğünde, PKK’nin Kürdistan’daki etkinliğini oldukça yoğunlaştırarak, sömürgeciliği sadece işlemez duruma getirmekle yetinmeyip kendi otoritesini bir halk egemenliği sınırına getirerek göstermiş bulunması, Batı veya emperyalist diyebileceğimiz güçleri hoşnutsuzluğa, tahammülsüzlüğe ve giderek boşluğa çekmiştir. Bu durum onları ciddi olarak düşünmeye sevk ediyor.
Yakın gelişmeleri düşünelim. Konuyu anlamak açısından birkaç yıl öncesi önemlidir. 12 Eylül rejimi, başta ABD olmak üzere Batılı emperyalist ülkelerce desteklendi; kendileri için çok önemli saydıkları Türkiye’nin kendi emirlerinde tam bir istikrar adası olarak tutulması dileğine dayalı geliştirildi. Özellikle engel teşkil eden solun ezilmesi ve diğer düzen bozucu kurumların aşılması hedeflendi, bu temelde desteklendi ve bu kısmen başarıldı. Bu anlamda 12 Eylül rejimi, Batının daha o zaman güçlü gibi gözüken reel sosyalizme ve hayli hararetli bir durumu yaşayan Ortadoğu’daki direniş odaklarına uygulanan bir rejimdir. Bunda İran, Filistin ve daha birçok alandaki devrimci gelişme de etkili bir rol oynamıştır. En önemlisi de, Türkiye’deki muazzam istikrarsızlığın emperyalizm açısından çok tehlikeli olduğu ve ancak böylesine bir rejimle aşılabileceği görüşüydü ve uygulanan da bu olmuştur. Nitekim rejim kendisini daha ’83’lerde bir anayasayla toplumun onayından geçirtip seçimlerle meşruiyetini pekiştirmek istedi ve gereken her türlü düzenlemeyi sağlayıp geriye çekildi. Daha doğrusu, kendisinin uygulanmasını ANAP’a bırakıp, ‘Ordu tekrar görev başında’ adı altında gözetlemeye aldı. Müttefikleri de bunu böyle istiyorlardı. 12 Eylülcü partiler kuruldu, bunlar seçimlere katıldılar. Onu en iyi uygulama iddiasındaki ANAP hükümet oldu. Bilindiği gibi, ’84’lerden itibaren yeni veya değişik bir biçim altında, 12 Eylül rejimi icra edilmeye çalışıldı.
Bizim bu döneme yaklaşımımızın en önemli veya ayırt edici özelliği, yurtdışındaki hazırlıklarımızı biraz geliştirmek oldu. 12 Eylül’ün ilk büyük temeli Kürdistan’daki gelişmelerdi. PKK’nin ilanıyla birlikte hızlanan gelişmeler, generalleri bir an önce sıkıyönetime ve daha sonra kendi rejimlerini tamamen kurmaya götürdü. Biz önceden bir tedbir olarak Ortadoğu sahasına gelmekle buna cevap verdik ve bu rejimin bütün sonuçlarını boşa çıkarmak için Ortadoğu sahasının çalışmasına muazzam bir rol biçtik. 12 Eylül çok ağırdı, hatta ulusal imhayla sonuçlanabilecek bir tarzda geliyordu. Amaçlanan sadece PKK’nin tasfiyesi değil, ulusal imhaydı. Bütün anlayışsızlıklar ve olumsuzluklara rağmen, çok azı ayakta kalmış olan bazı partili geçinen güçleri çekerek ve biraz da eğiterek, birçok halkın başına getirildiği gibi “Bir daha dönemez ve başkaldıramazlar” yargısını boşa çıkarmak için ülkeye yollamaya çalıştık.
Bu adımı ’82’lerde attık. O dönemde parti çalışmalarının esası buydu. 1983’te yöneliş ağırlıklı olarak tamamlanmıştı. Her an yeni bir eylemlilik dönemi başlatılabilirdi. Bizce ’83 yılı uygundu. Çünkü 12 Eylül rejimi de şekil değiştiriyordu. Eylemliliği tam bu döneme denk getirmek taktik açıdan da uygundu. Biraz gecikmeyle bu ’84’e taşırıldı. Hiç şüphesiz hazırlıkların küçümsenmemesi gereği vardır. Olanaklar vardı; ama o zaman taktikten biraz sorumlu kişiler bunu tam anlayamadılar veya gerekeni yerine getirmediler. Zayıf da olsa, 15 Ağustos Atılımı başlatıldı. Rejim hazırlıksızdı. Özellikle ANAP Hükümeti, ancak devletin diğer kurumları da bunu beklemiyor ve ardının böyle getirilebileceğini sanmıyorlardı. Geleneksel tarzda “Ayaklanmayı bastırırız” havasıyla yaklaştılar. “Yirmi dört saat içinde, olmazsa kırk sekiz saatte bastırırız” biçiminde bir yaklaşımları vardı. Kısaca gelişmeyi derinliğine kavramama durumundaydılar, kavrasalar da tedbirleri ona göre alma durumunda değillerdi.
Hiç şüphesiz, attığımız adımın sonuçlarını tam kestirecek ve gereklerini karşılayacak durumda değildik. Özellikle bizzat pratikten sorumlu olması gerekenlerin böyle kapsamlı bir öngörüleri, buna dayalı kişilik ve ordu çalışmaları ve silahlı savaşım geliştirme çabaları pek gelişkin değildi. Bunu kurtarmakla belki de kendilerini kurtarmaya çalışıyorlardı. Fakat buna rağmen bu önemli bir adımdı; herkesi sorumluluklar içerisine sokuyor, mutlaka karşılığını vermek için kendini doğru katmak gerekiyordu. Daha o dönemde sağ yaklaşım ve ilkel milliyetçiliğe kuyrukçuluk bir tehlike olarak ortaya çıkıyordu. Bunlar o zaman eleştirildi. Yine gücün kendini doğru koruyamaması ve geliştirememesi eleştiri konusu yapıldı. Hareketin bu adımının tasfiye edilmemesi için tüm güçler seferber edilmeye çalışılarak, ’84 ve ardından ’85 yıllarının yitirilmemesine özen gösterildi; sonuçlarının sürdürülmesi üzerinde oldukça duruldu. Düşmanın bu dönemdeki yaklaşımları, yine bastıracakları ve eylemliliğin bir sezonluk olduğu tarzındaydı. 1985’te geliştirilen ‘Pişmanlık Yasası’yla bizi bitireceklerini sandılar. Koruculuk ve geliştirilen ‘Pişmanlık Yasası’yla bu işi tamamlayacaklarına inanıyorlardı.
Kaldı ki, biz de ’85’te ne kadar daraldığımızı, yetmez taktik önderliğin nasıl kendi tasfiyesini beraberinde getirdiğini gördük. Bir türlü partilileşmeyen ve parti üzerinde her türlü hesabı yapan çevrelerin olumsuzlukları kendisini gittikçe daha fazla hissettiriyordu. Açık bir provokasyon ve tasfiyecilik söz konusuydu. Üçüncü Kongre döneminde sorunlara daha derinliğine yaklaşmak, yürümeyen taktiği yürütür duruma getirmek, ısrarla vazgeçilmeyen tasfiyecilik ve provokasyonları açığa çıkarmak için çözümlemeleri geliştirme gereği duyduk. Pratik hazırlıkları daha gelişkin bir sayı ve derinlikte yapmaya çalıştık. Bilindiği gibi, ’87’ yılını bu temelde hazırladık ve bu yeni bir durum yarattı. Kendimizi yeniden üretebileceğimizi ve savaşı sürdürebileceğimizi gösterdik.
Olağanüstü Hal ilanı buna cevaptı. Düşman 1988 yılında bu işin sonuçlanabileceğine dair kendini iyice inandırmıştı. Gerek Özal Hükümetinin, gerek dönemin komuta kademesinin ve Olağanüstü Hal yönetiminin beklentileri buydu. İçimizde yürüttükleri faaliyetler de buna paraleldi. O dönemde Avrupa’yı bu işe biraz daha alet etmişlerdi. Özellikle Almanya ile içişleri düzeyinde bir iletişim vardı ve o bilenen tutuklamayı başlattılar. O tutuklamanın amacı bugünkünden daha anlamlı ve daha tehlikelidir. Muhtemelen PKK’nin ezileceğini, ezilmesinin akabinde tasfiyeci bir önderliğin dayatılmasını ve kendilerine bağlı tasfiyeci bir önderlikle PKK’nin kontrol altına alınmasını amaçlıyorlardı. Gerek provokatörlerin -ki, açık yardımları söz konusudur ve halen yanlarındalar- onlara yol göstermeleri, gerekse bazı malum isimlerin pratikleri böyle bir tutuklamayı geliştirdi. Onlar kolay düşüreceklerini sanıyorlardı.
|